AST etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
AST etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

23 Temmuz 2025 Çarşamba

Bir Sabah Vakti/öykü

Troyasanat Dergisi.
BİR SABAH VAKTİ Umut, babasına kıyamamış sabah erkenden uyanıp, okula gitmeden, siparişlerden bir kaçını almak için beş numaranın bayram hediyesi olarak verdiği bisikletiyle Kolej’den Kızılay’a doğru gelmişti. Bir an önce alışverişi tamamlayıp Sıhhiye’ye, Atatürk Lisesi’ne koşacaktı. Önce belediyenin marketinden üç numara için ekşi mayalı ekmek, yedi numara için de bir koli yumurta almıştı. Poşetleri gidona asmış, indi bindi olmasın diye bisikletin yanında yürüyerek geri dönmeye hazırlanıyordu. Şehre herhangi bir katkısı olmayan köprünün altına sığdırılmış marketten, dönüş yolunda ilerdeki markete gitmek için karşıya geçiyordu ki, o kadar dikkatine rağmen Mithatpaşa’dan inip Ziya Gökalp’e dönen bir araba nasıl çılgın bir hızla geliyorsa hakimiyetini yitirip onu sıyırıp bisikletine langadak çarptı. Umut son anda bırakmasa, kendisi de bisikleti gibi asfalta dağılacaktı. Öyle bir hız. Çocuk hem korkudan hem de bisikletini ve aldıklarını yerle bir olmuş halde görünce dondu kaldı. Bisikleti sanki yakın bir arkadaşıydı ve yerde öylece, yararlı yatıyordu. Kırılan poşetinden sarı sıvı olarak sızan yumurtalar, kaldırıma fırlamış ekmek poşeti sabahın tüm güzelliğini paramparça etmişti. İçinde hızla bir dehşet duygusu yükseliyordu. Gözlerini onlardan alamıyordu... Aklını başına toplayamıyordu. Gözlerini onlardan alamıyordu, ki bu yüzden kızgınlıkla ona doğru gelen adamı fark etmedi. Adam bu kez de hakimiyetini yitirdiği bir öfkeyle, önce arabasından inmiş, çarpma sırasında bisikletin değdiği yerlerine bakmış, gıcır gıcır arabasındaki minicik çiziği görmüş, sunturlu bir küfür etmiş üzerine doğru geliyordu. Tam Umut’un karşısına gelmiş, kendisine şaşkın şaşkın bakan çocuğa elini kaldırmıştı ki olaya şahit olanlardan genç bir kadın hızla koşup an farkıyla aralarına girdi. Adamın son anda yana savurduğu eli az kalsın kadının yüzünün tam ortasına geliyordu. Ki omzuna geldi zaten. Kadın bunu dert etmeden ama çok kızgın, “Ne yapıyorsun sen?” dedi, “Ne yapıyorsun?” Adam küçümseyen hatta aşağılayan bakışlarla kadının üzerinden Umut’a ulaşmaya çalışıp, “Çekil be kadın görmüyor musun arabamı mahvetti?” “Hata sende! Öyle araba mı sürülür? Eziyordun çocuğu?” “Sen ne karışıyorsun? Sana mı kaldı hata bulmak?Defol git! Beni kızdırma! Bak sonra fena olur!” Adam çocuğa doğru halmle yaptıkça kadın ringdeymişcesine, pençeleri oğlan çocuğuna doğru gitmesin diye önüne geçiyor, bırakmıyordu. Adam, çıldırmışcasına, kadını ve çevrede izleyenleri de işin içine katıp, “Ulan sülalenizi satsanız bu arabanın tekerini alamazsınız. Bir tek tekerini alamazsınız. Ne konuşuyorsunuz?” Kadın bir yandan arkasında öylece durmakta olan Umut’a adamın ulaşmasını engellemeye çalışıyor bir yandan çevrede toplanmış olan üç beş kişiye yalvarırcasına sesleniyordu. “Lütfen biriniz polisi arayın. Lütfen?” Hiç kimse yanıt vermedi. Vermedikleri gibi arama girişiminde bulunmadılar. Şahit yazılmak vardı sonuçta. Bu arada Umut kendine gelmişti. Sebep olduğunu düşündüğü bu tazsız olayı yatıştırmak gayretiyle atıldı, “Abi vallahi baktım ben yola, sen çok hızlı geldin. Benim suçum yok.” “Çıkmayacaksınız sokağa. Çıkmayacaksınız efendim! Oturun evinizde. Ne işiniz var sokaklarda? Çıkıp başımıza bela oluyorsunuz.” Adam çevredekilerin mırıldanmanın, söylenmenin ötesine geçmeyen tepkisizliğinden ve kendi söylediklerinden cesaret aldı. Zorla tuttuğu ağzından salyaları akarak küfürler savuruyor, resmen kadını itmeye çalışıyordu. Gerçekten vuracak mıydı bilinmez, kulağının dibinde güzel bir koku, yumuşak bir ses ansızın durdurdu onu; “Beyefendi! Beyefendi!” Usulca döndü. Bir yandan davranışının engellenmesinden öfkeli diğer yandan leylak kokusundan ve kibarca seslenişten etkilenmiş, ikircikli. “Ne var?” gibisinden baktı. Yaşlı kadın ile yüzyüze geldi. Bu arada tartıyordu karşısındaki kadının gücünü. Gününü ve arabasını mahveden sümüklüden ve onu cezalandırmasına, ağzını burnunu kan içinde bırakmasına, yerlerde sürüklemesine engel olan aşüfteden acısını çıkaramama ihtimalinin sinirinden titreyerek, “Ne var?” Karşısında yaşlı bir kadın, hükümet kadın dedikleri gibilerdendi. İyi giyimli, egemen, üst rütbeden... Hafife almamalıydı. Yaşlı kadın aynı yumuşak tonla, Umut’a duvar olan gençten kadını gözleriyle işaret ederek, sadece adamın duyacağı ses tonuyla sordu, “Tanımadınız mı?” “Bunu mu? Ne tanıyacağım bunu hanım?” Adam bir türlü yaşlı kadını tersleyememenin sıkıntısı içinde ne diyeceğini bekliyordu sabırsızlıkla. “Gerçekten tanımadınız mı?” “Ya ablacığım neyini tanıyacağım bu.... “ dedi, sustu. Aslında yaşlı kadın genç kadını tanıyor, tanınmış bir kişi olduğunu biliyordu ama bir türlü çıkaramıyordu. Çıkaramamanın, adama hemen bir şey bulup söyleyememenin, çocuğu kurtaramamanın zihnindeki bulanıklığıyla uğraşıyordu. Ne olduğunu anlamadan birden dudaklarından dökülen, “Bu hanım emniyet amirinin karısı.” sözleri, kulaklarına ulaştığında hayretler içinde kaldı. Nereden çıkmıştı şimdi bu? Ama bu genç kadın sahiden şöhret sahibi bir kadındı da emniyet amirinin karısı nereden çıkmıştı şimdi? Elleriyle kafasını tuttu. Adam iyice kuşkulu, inanmamazlıkla ama artık daha sakin, ve iki adım geri çekilerek, “Bu mu? Bu şekilsiz mi?” Yaşlı kadın için artık tüm dönüş yolları kapanmıştı. Sabah sabah böylesi bir tuhaflık... Olacak şey değildi yani. Kuşkuya yer bırakmadan güvenli bir duruşla sürdürmek zorundaydı. Çevrede kulaklarını dikmiş onları izleyen kalabalığın duymamasına dikkat ederek, “Bu tabii. Hem kendisi hem kocası çok mütevazıdır. Sakın sizi yanıtmasın.” Adam bıkkın, “Ya ablacığım ben bu arabaya bir yalı parası saydım?” “Tamam da sen bilirsin yani” Tartışmayı, kavgayı sürdürmeyi gözü yemiyordu artık adamın. Durdu. Düşündü. Aklına ne geldiyse telaşla saatine baktı. “Gecikiyorum. Gecikiyorum ben. Allah kahretsin randevuyu kaçıracağım.” Yaşlı kadın, “Çocuğa bisikleti ve korkusu için biraz para ver, işi hemen kapat bence. ” “Bir de para mı vereceğim?” “Burada çok kamera var.“ Adam zavallıca, “Ah Ablacığım! Arabam değerinden ne kadar düştü biliyor musun?” Yaşlı kadın yolun karşına çekilmiş ikisinin konuşmasını izleyen topluluk içinde elini, kaldırıma çökmüş Umut’un omzuna koymuş genç kadını işaret ederek, “Bilmem ki!” Adam gittikçe çoğalan kalabalıktan, işin uzamasından rahatsız olmuş, canı sıkıla sıkıla cebinden bir tomar dolar çıkardı. Kıyamadan bir tanesini çekti. Yaşlı kadının gözlerine baktığında yetmediğini anladı. Bir tane daha çekip yaşlı kadına uzattı. Yaşlı kadın parayı aldı, herkesin gözü önünde Umut’un yanına gidip çevreden birinin verdiği suyu çekinerek içmekte olan çocuğun eline tutuşturmaya çalıştı. Çocuk almak istemedi. Genç kadın da almasını isteyip, ısrarlı davranınca aldı çocuk. Giysileri sahiden sıradandı genç kadının. Aslında yaşlı kadın da ender olarak böyle şık, alımlı giyinirdi. Saçlarda drapeler, kokular, ipek fularlar. Bugün bir sınıf arkadaşları kahvaltısı için böyle güzel giyinmiş çıkmıştı. Adam ağzının içinde söylenerek, söverek arabasına bindi. Sinirinden hâlâ titriyordu. Arabasını çalıştırdığında ortalığa bir ses bombası düşmüş gibi oldu. Kulakları tırmalayan bir ses bir şiddet bir korku. Çakarları çalıştırmıştı son ses. Ve hızla uzaklaştı. Onun gidişiyle çevredekiler, tepkisizliğin uykusundan uyanıp hareketlenmişlerdi. Artık herkes konuşkan, cesur, yardımseverdi. Elbirliği ile dağılmış poşetleri ve bisikleti toparlayıp Umut’a teslim ettiler. Esnaftan biri adamın arkasından, “Az ilerde çevirme var. İnşallah çakarını görür de çevirirler,” diye bağırdı. Umut, iki kadının şefkatiyle kendine gelmiş, toparlamış biraz, ağır ağır Kolej’e, mahallesine doğruyola çıktı. İki kadın, çocuğun arkasından uzun uzun bakıp, Kızılay, Güvenpark’a doğru yöneldiler. Bir kaç adım sonra birbirinden bağımsız olarak yanyana yürüdüklerini fark ettiler. Yaşlı olanı daha genç olanına laf attı. “Sahiden ben sizi nereden tanıyorum? Siz çok meşhur birisiniz. Onu biliyorum. Biliyorum da çıkaramıyorum.” Genç kadın gülerek, “Kesinlikle meşhur değilim.” Durdu. Yaşlı kadını üzmemek için açıklamak gereği duydu. “Şöyle! En çok, ama en çok yüz kişinin izlediği bir youtube kanalım var, o kadar.” “Aaaa! İlginç! Hiç tahmin etmezdim youtuber olacağınızı. Öyle bir tipiniz yok yani.” “Asla değilim. Sadece, artık, Ulus gibi giderek eski bir şehire dönüşen Yenişehir’i yani Kızılay’ı, sokak sokak anlatmaya...” Yaşlı kadın heyecanla kesti sözünü, “Şimdi oldu! Ya ben sizi çok izliyorum!” “.....” “Sizi çok izledim. Çok... Çok... Selanik’te İnkılap’ta, Bayındır, Konur ve Karanfil’de yaşayan eski insanları bulup konuşturuyorsunuz. Kendinizi çok göstermediğiniz için yeterince tanınmıyorsunuz ama. Ben çok izlediğim için yüzünüzü tanıyorum.” Durdu, nefes aldı, coşkuyla, “Ahmed Arif’in oturduğu evi, Ruhi Su’nun oturduğu sokağı, Kartal Tibet’in tiyatrosunu, AST’ı, Asaf Çiğiltepe’nin ilk oyunda seyircilere söylediklerini... Daha neler neler...” “Bu sadece şehri seviyorum. Bir de çocukluğumu...” “Ben de sizin gibi kız kardeşlerimi.” Kolkola girip yürüdüler. Sevgi Soysal mavi gökyüzü, bembeyaz bulutların arasından bir yerlerden, uzatıp başını, göz kırptı onlara, görmediler ama kalplerine ansızın dolan neşeyle güldüler gülüştüler. (Tamamen kurmacadır)

10 Şubat 2012 Cuma

ÖNSÖZ "BİR AŞK BİR HAYAT BİR ŞEHİR"




BİR AŞK BİR HAYAT BİR ŞEHİR - ANKARANIN MEKANLARI ZAMANLARI İNSANLARI



Kavafis’in “Bu şehir arkandan gelecektir.” dizesindeki gibi,

her nereye gitsem ardımdan gelen Ankara için…





BU KİTABIN ÖYKÜSÜ

11 Temmuz 2009’da, saat 11 00’de, emekli olduğum ‘Sosyal Hizmetler ve Çocuk Esirgeme Kurumu'ndan çalışma arkadaşım olan Mustafa ile Sakarya Caddesi'nde bulunan, kuzenine ait; "Baydın Terzihanesi”de buluşuyoruz.

"Tavukçu" Lokantasının sahibi İsmail Bey’i, Mustafa tanıyor. Aynı memleketliler.

Terzihaneden çıkıp, Sakarya’nın cumartesi kalabalığının başımızı döndürmesine aldırmayıp, Ziya Gökalp’in bir yakasından, tıkış tıkış arabalar arasından diğer yakasına koşturuyor ve İnkılâp’ın başındaki "Ayhan" Mağazasını geçip, Tavukçu'ya varıyoruz.

Randevusuz gitmişiz. Neyse ki İsmail Bey yerinde. Nevzat Bey ve başkaları da var. Mustafa beni tanıştırıyor. İsmail Bey ve yanındakilere, yazarlarından biri olduğum ; "Şehrin Zulası- Ankara Kalesi" kitabını göstererek yeni çalışmama ilişkin hayalimi açıklıyorum. Sorulara örnek olsun diye de, "Annesinin ona söylediği bir ninniyi" soruyorum.

İsmail Beyin yüzü birden değişiyor.

"Anneli" bir tümceye başlamışken devamını getiremiyor. Gözyaşları sel. Erken kaybedilmiş, çok iyi bir anne için dökülen gözyaşları bunlar.

Karşımdaki birinin gözleri yaşarırsa ben dayanamam, boğazıma bir şeyler gelir tıkanır, gözlerim yanar, dolar, boşalır. Ben de bırakıyorum gitsin.

Mustafa benden beter.

Hep birlikte ağlıyoruz.

İşte böyle başlıyor bu çalışma.

Bu çalışmayı neden yapıyorum? Çünkü kalbim kanıyor. Çünkü hayatın gelip tıkandığı noktayı çözemiyorum. Çünkü asi çocuklar gibi sokaklarında şarkılar söylediğimiz bu şehrin, insanlarının, yaşantıların, acısıyla tatlısıyla, bir zamanlar ne kadar sahici olduğunu anımsamaya ihtiyacım var.

Ankara’yı, eskileri, çok eskileri bilenleri bulup sormaya çalışıyorum. Özellikle Yenişehir’i bilenleri. Ve özellikle terk edip gitmemiş olanları, hâlâ Ankara’da yaşayanları. Sayı bir hayli yüksek. Ne kadar güzel ki hâlâ yüksek. Ben de; Ankara’yı bir vitrin camından her gün her gün izleyenlerle başlıyor ve ağırlıkla onlarla çıkıyorum yola. Sonlara doğru başka Ankaralılar da katılıyor.

Ben soruyorum onlar yanıtlıyor. Onlar anlatıyor ben not tutuyorum.

Görüştüklerimin çoğu erkek ve çoğunun doğum tarihleri, 1930’un rakamları ama hiçbiri delikanlı ruhunu kaybetmemiş. Duruşlarıyla, umutlarıyla bana güç bana şevk veriyorlar. Hanımefendiler ise zaten genç.

Özellikle ses alma cihazı kullanmadığım görüşmelerimizde, bir deftere, onlar söylüyor ben yazıyorum. O kadar incelikle ve noktalı virgüllü konuşmaya dikkat ediyorlar ki, birçok cümle bizzat kendilerinin güzel cümleleri olarak yer alıyor. Bir şey katamıyorum. Aksine o güzel tümcelerinden benim kelime dağarcığı gelişiyor. Öyle durumlar için, öyle sözcükler kullanıyorlar ki, bilmediğime duymadığıma çok hayıflandığım oluyor. Dilde zenginleşiyorum.

Bir örnek olarak, sorduğumda pek de açıklayıcı yanıtlar alamadığımdan, sormaktan vazgeçtiğim bir soru var; “O dönemlerdeki aşkları”. Bu soruma net yanıtlar alamıyorum. Çünkü hem görüşmelerimiz farklı kuşaktan farklı cinsiyetten olsa gerek biraz mesafeli hem zaman gelmiş geçmiş, aşklar acılar küllenmiş hem onlar, “eski terbiye“ denilen, her şeyin bugünkü gibi söze dökülmediği bir geleneğin çocukları. Ancak o dönemdeki gençleri genel anlamda konuşabiliyoruz. Bakışmanın el ele yürümenin bile çok önemli bir olay olduğu o dönemlerde, genç erkeklerin flört davranışlarını, “meslek erbabı” hanımlardan öğrendiği anlatılıyor. Bu ve başka birçok deyim ve birçok tümce dağarcığıma ekleniyor.

Vazgeçtiğim bir başka soru ise “ninniler” oluyor. Çoğu kendisine uyurken söylenen ninniyi hatırlayamıyor. Çünkü bebekler. Nasıl hatırlasınlar? Yanlış bir soru seçtiğimi fark edip çark ediyorum.

Bu çalışma çok yazarlı bir kitap oluyor. Burada, bu kitapta öyküsü, anıları aktarılan her insan, kendi öyküsünü anlatıyor ben sadece derliyorum. Ve görüşme tarihine göre bir sıralama ile bu kitabı oluşturuyorum.

Çalışma için birçok soru hazırlamışım. Söyleşinin kapısını aralamak amacıyla hazırlanmış mütevazı sorular. Gün oluyor tüm soruları soruyorum gün oluyor bırakıyorum, öylesine doğal akıp gidiyor anlatılanlar, sadece not tutuyorum.

Bazen yazmayı bırakıyorum. Sadece iki kişi arasında kalıyor söylenenler. Sır gibi

Bu bir Ankara kitabı olduğu kadar ‘Ankaralılar’ kitabı da oluyor. Belki daha çok onların. Kibar, mütevazı ve çalışkan insanların kitabı.

İnsana ve eğitime pek çok yatırım ve bağış yapan ve bu hizmetlerinden dolayı aday gösterilip TBMM “Üstün Hizmet Ödülü” alan Ayhan Sümer Bey; bu yaptıklarını sorduğumda, “İnsanları yaşadıkları ülkelere yaşadıkları şehirlere bir takım borçları vardır. Sizin bu çalışmanızın temasına uygun değil o nedenle bu konulara girmedik “ diyerek geçiştiriyor.

Çocukluğumdaki gibi, şehir tanımına uygun, mahallelerin, her mahallede, okulun, çocuk parkının, sağlık ocağının, yazlık kışlık mahalle sinemalarının, özgür çocukların, elmaları çalınacak bahçeli evlerin, o evlerdeki huysuz ve tatlı ihtiyarların, yaz akşamları sokağa yayılan kızartma kokularının, kahkahaların olduğu bir şehri ararken onların anlattıklarında çok daha iyi ve güzel bir Ankara buluyorum.

Benim çocukluğumun Ankarası güzel bir şehirdi.

Onların Ankarası çok daha güzel.

Umudun, akasyaların ve sinemaların şehri.

Medeni insanların.

Bir de bugün hayal edemesek bile pırıl pırıl derelerin.

Bugün bozkır şehri dediğimiz Ankara; kıyılarında piknikler yapılan, kuş seslerinin dinmediği, kocaman balıkların tutulduğu, suyundan bir içenin bir daha içtiği o güzel derelerin, çayların şehri.

O zamanın Ankarası; Ulus, Hisar, Anafartalar Caddesi, Samanpazarı, Dörtyol, Cebeci’den oluşuyor. Sonra; Sıhhiye, Yenişehir, Kızılay. Daha sonra Bahçelievler, Yenimahalle Kavaklıdere, Cinnah geliyor.

Şimdiki hali ise tarif edilemez.

Şehrin büyümesine itiraz eden bir kitap değil bu. Ama çirkinleşmeden, tarihi yapıları koruyarak, şehir estetiğine saygı duyularak, öyküleri çiğneyip geçmeden, eskileri incitmeden, kentli haklarını görmezden gelmeden büyümeyi savunan bir kitap.

Eskiye bakınca; Palabıyığın Meyhanesi, Arnavudun Lokantası, Kürdün Meyhanesi, Acemin Bahçesi, Madam’ın Yeri, bugünkü isimlerden çok daha hayattan, insani ve tanıdık geliyor. Sinemaların pastanelerin isimleri de öyle. Onları dinleyince hiç yabancılık çekmiyorum. Sanki oralarda yemek yemiş, bir filme içlenmiş, bir pastanede gizlice buluşmuş gibi hissediyorum.

“Fukara Tahir”i bir kez daha hatırlıyorum.

Kendi bankalarının, işletmelerinin içini boşaltan modern hırsızların pespayeliklerine inat; yakışıklı, çapkın ve chevrolet tutkunu bir gangsteri, "Necdet Elmas”ı öğreniyorum.

“Hamiyet”in, Esenpark’da mikrofonu bırakıp şarkıya asıldığında, sesinin Sıhhiye’den duyulmasını, insanların durup o sesi dinlemesini gözümün önüne getirebiliyorum.

“O yılların Ankara’sında yaşanan en önemli olaylar neydi?” diye sorduğumda, birbirinden habersiz, olarak anlattıkları; “uçak kazası” ve “sel baskını” olaylarını, tüm dramatik örgüsü ve karakterleriyle birebir yaşamış gibi oluyorum.

Bu çalışmada hedef olmamasına karşın anlattıklarında; bugün bir marka yaratmak için boş yere etek dolusu para döken işletmeler için dikkatle bakarlarsa çok büyük öneriler, önemli öğütler, yaşanmışlıklar, duruşlar, anlayışlar ve yüksek bir ahlak görüyorum.

En çok kendim olmak üzere biz Ankaralılara biraz kızıyorum. Kızıyorum, övünerek “AST” demeyi pek sevdiğimiz, Ankara Sanat Tiyatrosu’na en son ne zaman gittik? Ankara Sanat Sevenler Kulübünden, Sanat Sevenler Derneği’ne ondan da Sanat Kurumu’na evrilen bir büyük örgütün nerede ve hangi koşullarda olduğunu biliyor muyuz? Hangi şehir tam ortasında yer alan güzel, kocaman bir parkı bu denli görmezden gelen bir kibire saplanır? Gençlik Parkı’nı bu denli sahipsiz bırakabilir?

Dediğim gibi en çok kendime kızıyorum.

Özetle; Etlik’te bağı olan da bu kitapta yer alıyor, Etlik Bağları’ndan elma çalan da. “Hacettepe’de adam keserler, sakın gitmeyin” diye korkutulan da, Hacettepe’de elektrik direğine adam bağlayan da bu kitapta yer alıyor.

Ve teşekkürlerim;

Tavukçu Lokantasından Nevzat Gülay’a

Yusuf Yıldırım’a ulaşmamı sağlayan, Emekli-Sen başkanı ve üyelerine şükranlarımı sunuyorum.