1 Mayıs 2026 Cuma

Hikaye Başlıyor

2 mayıs iki bin yirmi altı Minibüse binmeden önce durdu. Baştan sona görebilirmiş gibi bütün o hırçın ve kabarmış denize bütün o kıyılara, sanki düz giden bir hatmış gibi kilometrelerce, ton ton asvaltlanmış yola, dağlara, yaylalara,korunaklara baktı. Yüreği pırpırlandı. Dayanabilecek miydi? Tamamlayabilecek miydi? Kalbi değil dizleri değil...İnadı... Umudu... Hikaye başladı. Ne zaman biter Allah bilir.

13 Aralık 2025 Cumartesi

seyfettin sucu

hep urfayı sever onun bir şeyi vardı derdi ki, ben isterim urfanın içinde olmak urfa benim içimde olmak ister derdiyoutubeayhancantin63's rumuzlu kullanıcı ya da nikli yorumcu

30 Ağustos 2025 Cumartesi

Anatolia Cafe/Sinopsis

Anatolia Cafe Sinopsis 1. Yıl 1911 veya 1912. Sonbahar ayları. Ağustos sonu Eylül başı gibi. Hava; yola çıktıklarında çok sıcak ama uzun ve bilinmez yolculukta, soğuk hatta dondurucu. Beş insan; on yedi, yirmi yaş arası genç, yoksul ve hülyalı erkeğin Amerika yolculuğu, macerası, yaşamı... Agopcan ve iki kuzeni;Harput'tan/Vahşen/Ağın'dan yola düşüyor. Efendi; Arapgir/ Alibeg; Mazgirt/Dersim. Şükrü; Bitlis Vasili; Giresun'dan. Önce Agopcan'ı ve yanındaki üç kişilik küçük grubu görürüz. Vahşen'den annelerinin hazırladığı yolluk torbaları ve bastırdıkları buruklukları ile önce Eğin'e oradan da katılan dört arkadaşıyla daha yola çıkar. Yayadırlar. Alibeg annesinin ağıdı ve duasıyla yalnız çıkar yola. Eğin'e kadar yalnız yürür. Umudu orada bir yol arkadaşı edinmektir. Efendi ise Arapgir'den yine Eğin üzerinden Giresun'a varmak için yola çıkar. Hepsi yayadır. Kalpleri umut ile korku arasında hülya ve heves ile keder arasında dalgalanıp durmaktadır. Eğin kalabalıktır. Hanları doludur. Gelenlerin çoğu mintanlarının içine dikilmiş çaputlara sarılı paralarını harcamamak için sokaklarda gecelemektedir. Eşkıyalara ve soyguncu çetelere karşı kafile olarak yola çıkmak isteyenlerin, iki üç gün bekledikleri bir yer haline gelmiştir küçük kasaba. Agopcan, kuzenleri ve arkadaşları sekiz on kişiyi o gün bulur, buldukları gibi sabahına da yola çıkarlar. Efendi de onlarla gitmek ister ama kafileye kabul edilmeyeceği düşüncesiyle vaz geçer. Efendi ile Agopcan musiki meraklarından dolayı köy düğünlerinden, davul çalmaktan, keman çalmaktan tanıştırlar. Ancak bu yolculuk, dönemden kaynaklı ayrı durabildikleri ayrı gruplarla gidebildikleri bir süreçtir. Efendi bir kaç gün bekler, bu arada Alibeg ile arkadaş olur. Birlikte kasabalarından gelenlerle altı kişilik bir kafile olarak yola düşerler. Şükrü başka bir yoldan iki diğer yolcuyla birlikte katır sırtında, doğrudan gelir Giresun'a. Vasili zaten Giresun'da yaşamaktadır. . 2. Trabzon'dan İstanbul'a giden yük gemileri bazen Giresun İskelesine de uğramakta, bekleyenlerden alabilmektedir. İstasyon kalabalıktır. Kalabalık içinde kahramanlarımızı görürüz. Bir an önce yola çıkma isteği ile sabırsız dolaşmakta, şehirde kaybolmaktan da korkmaktadırlar. Efkarlı efkarlı tütün içenler de vardır aralarında, hayallere kapılıp sarhoş olan da. Alibeg, Hozat'dan gelen bir arkadaşını bulmuştur. Efendi ile üç sıkı yoldaş olmuşlardır. Vasili ön altı yaşlarında, anasız babasız bir garip balıkçıdır Giresun kıyılarında. Ve gemi bekleyen yaşıtlarını merakla izlemekte, ilgiyle dinlemektedir. Bir beyin oğlu olan Şükrü ise , okuma hayaliyle Amerika'ya gitme niyetinde olduğundan kalabalığa karışmamakta hatta onları küçümsemektedir. En paralısı odur. Gemi nihayetinde gelir ve canhıraş bir telaşla kahramanlarımızın içinde olduğu kalabalık gemiye doluşur. Vasili de aralarındadır. Nasıl olduğunu bilmeden bir hevesle kendini gemiye atıvermiştir. Yük gemisi dört günde, deniz yolculuğuna alışmamış yolcularını, havasız bir ambarda, ayakta, kusa kusa içleri dışlarına çıkmış bir halde İstanbul'a ulaştırır. 3. İstanbul'da Marsilya'ya giden yine yük gemisi daha büyük kalabalıklar arasında beklenilir. Bir yandan şehrin büyüsü bir yandan bilinmezlik arasında dolanan kahramanlarımızı görürüz. Çoğunun yolluğu tükenmiştir. Yol parası dışında sadece kuru ekmeğe yetmektedir paraları. Sokak çeşmelerinden suyu içmekte, sokaklarda uyumaktadırlar. Bir iki kişi gemi yolculuğunun zorluğu ve İstanbul'un güzelliği nedeniyle Amerika rüyasından vazgeçer, ayrılır. 4. Marsilya yolculuğu yine kötü koşullarda on beş on altı gün sürer. Bu arada Agopcan ile Efendi ve Alibeg'im aynı küçük yöreden gelmekten kaynaklı küçük selamlaşmaları, birbirlerini anlamaları olur. Gençtirler ve ailelerinden ayrılmışlardır. Yol tüketicidir. Yanyanadırlar artık. İyiliği birlikte kabul eder, kötülüğe birlikte karşı koyarlar. 5. Marsilya'da da bir hafta bekleyip gemiye ancak binebilirler. Yol yormuştur hepsini. Artık Agopcan, Alibeg, Efendi ve arkadaşları aynı kafilenin çocukları olmuşlardır. Vasili de katılmıştır yanlarına. Bir buçuk aya yakın sürer yolculuk. Parasını bol bol harcayıp tüketen Şükrü de katılır en son aralarına. Bir de Hozat'tan tek başına yola çıkıp Marsilya'ya kadar kaçak gelmiş Maho. Ellis Adasına vardıklarında, üstleri başları lime lime olmuş. Kusmaktan çiğerleri sökülmüş, gıdasızlıktan avurtları çökmüştür hepsinin. Geminin isinden yüzleri, gözleri kararmıştır. . Soğuktan büzüşmüşlerdir. işlemlerin kolay yapılabilmesi için Alibeg Baron, Efendi Abraham, Şükrü Toni, Maho ise Mike adını almış kayıtlara öyle yazılmışlardır. 6. Onları Michigan'da Ford fabrikasında çalışır ve bekar evlerinde yaşar görürüz. Amerika'daki hayata böyle başlar zamanla farklılaşırlar. 7. Efendi orada gittiğinden on beş yıl sonra veremden ölür. Agopcan 1950 yılında bir klarnet bir harman makinesi ile Vahşen Köyüne geri döner. Yıllarca düğünlerde klarnet çalar. Şükrü orada evlenir. Çocukları olur. Topluma karışır gider. Alibeg emekli olunca Mazgirt'e döner. İki tane yoksul kız çocuğu evlat edinir. Emekli maaşı onlara kalır. Maho ondan önce 1924 yılında Hozat'a döner. 38 sürgünü olarak Afyon'a ikamet ettirilir. İngilizcesinden dolayı yapılmakta olan Afyon Havaalanında çalışır, yabancı personele çevirmenlik yapar. Vasili ömrü boyunca sendikacılık yapar. İlk grevi bu dört arkadaşıyla,(Agopcan, Alibeg, Efendi ve Şükrü ile) organize eder. Doksan yaşında görevini yapmanın huzuruyla bu dünyaya veda eder. 7. Yıllar yıllar sonra, Almanya Köln'deki 73 grevinde ise Vasili ve Alibeg'in de içinde olduğu, Amerika Detroit/Michigan'da, işten atılan ve işsiz bırakılan işçiler için düzenlenen "açlık yürüşüşü"nden söz edilir bol bol. Çünkü bu bir sınıf filmidir. Ve grevi yapanlar yine Anadolu ahalisindendir. AÇIKLAMA 1. Konuya merakım ilk kez babadedemin de çaldığı klarnet gibi bir çalgının bizim küçük, özgün, büyülü yöremizden değil de Amerika'dan gelmiş olduğunu öğrenmemle başladı. Elazığ/Ağın'dan İsmail N. Baydemir'in bir yazısından; Vahşenli Agopcan ustanın (ilk adı ya da soyadı konusunda bilgim olmadığından usta demeyi uygun bulmuştum) Amerika'ya gidip döndüğünde bir klarnet bir de harman makinesi getirdiğini öğrendim. Dedeme de klarnet sesine de hayrandım. 2. Ververan romanını yazarken, Cevat Fehmi Başkut'un Harput'ta Bir Amerikalı tiyatro oyununun yer aldığı kitabını okumuştum. Yeniden okudum. İyice merak ettim. 3. 2024 yılında, araştırmacı/yazar arkadaşım, kardeşim Mesut Özcan, Dersim/Tunceli'nin Yüz Yılı (1900 2000) adlı içinde elliye yakın makale yüzlerce özgün fotoğraf ve belge olan 614 sayfalık büyük büyük boyutlu bir albüm kitap yayımladı. Kitabı okuduğumda, kitapta hangi yazardan aldığımı hatırlamadığım kavram ile 'Anadolu Ahalisi"den yüz koca yıl önce ne çok işçi göçü olduğunu gördüm. Çok etkilendim. Yakın coğrafyayı ve yakın tarihi bu kitap sayesinde derinden anlamaktan duygulandım. Gözümün önünden geçti çoğu şey... Kitapta Mahmut Nayır’ın yazısından anladığım üzere, Harput ve Dersim'den 1890'larda tek tük başlayıp 1905 ile 1912 yıllarında büyük kafilelerle sürüp, 1928 tamamen biten Amerika'ya bir göç dalgası olmuş. Osmanlı İmparatorluğu ile Amerikan Hükümeti'nin anlaşmaları sonucu izin verilen misyonerlik faaliyetleri çerçevesinde misyonerlerin tanıtımı sonucu yoğun işçi göçleri oluyor. Önce yaya ve katır sırtlarında Trabzon limanına, oradan yük gemisiyle İstanbul'a, İstanbul'da bir kaç gün bekleyip Marsilya'ya, Marsilya limanından New York kıyılarına; Ellis Ada'sına... Ellis Adası’nı hep filmlerden biliriz. Üçüncü mevki biletleriyle tüm yolculardan sonraya gemiden inmelerine izin verilen, İtalyan göçmenleriyle biliriz. Oysa kitaptan anlıyoruz ki belki ilk gidenler Harput ve Dersim ahalisi. Yine kitaptan anlıyorum ki Ford'u Ford yapan, karşısında bir dakika bile dayanmanın mümkün olmadığı ateş fırınlarında çalışan yedi bine yakın Anadolu göçmeni. Dönenler oluyor, dönmeyenler, orada hasret içinde hastalanıp ölen oluyor. Dönenler aynı yoldan en son Trabzon Limanında gemiden inip yaya olarak Dersim’e kavuşmaya yola çıktığında, yollarını gözleyen haydutlar tarafından soyuluyor bazıları, bazıları öldürülüyor. 4.SETKAV arşivlerinde sürgün bir ailenin babasının, Amerika'da çalışıp döndüğünü ve İngilizce bilgisi nedeniyle havaalanında yabancı mühendislere çevirmenlik yaptığına rastlıyorum. 5. Son olarak da Facebook'tan, Nedim Hazar Bora adlı yüz yüze tanışmadığım bir arkadaşızımın, Almanya Köln'de bir müzikli oyun sahnelediğini gördüm. Seksen doksan yıl sonra bu kez Almanya'da; yine çalışanlarAnadolu Ahalisi yine aynı marka, otomobil markası. Arkadaşımızın paylaştığı bir duyuru şöyle. "1973 yılında o zamana kadar seslerini pek çıkarmayan misafir işçiler beş gün boyunca Köln'de iş bıraktı. Almanya tarihine "Türk grevi" diye geçen eyleme başka milletlerden çalışanlar da katıldı. Davul zurna eşliğinde şarkılar söylendi, işçileri yatıştırmaya çalışan zamanın büyükelçisi yuhalandı, ardından istiklal marşı söylendi. Böyle bir cümbüş havasında geçen, binlerce çalışanın katılımıyla gerçekleşen grev, polis şiddetiyle sona erdi. Grevin sözcüsü Baha Targün ve arkadaşlarının hikayesi şimdi "Baha ve Çılgın 70'ler" (Baha und die wilden 70er) adıyla müzikal oluyor. Yönetmen Nedim Hazar Bora) 6. Yazmasam olmazdı diye düşündüm.

4 Ağustos 2025 Pazartesi

Uçacak Ninnisi/Gül Parlak

GİT KENDİNE BENZEYENLERLE YAŞA "... Koltuğu pencerenin önüne çekip kedimi seveceğim." "Anne senin kedin yok ki!" "Edineceğim, hem yalnızlığıma iyi gelir hem geceleri ısıtır beni sıcacık." Bir kadının bir adamın otoritesi altında, evde bile ne kadar görünmez olduğu ve otorite üzerinden kalktığında nasıl hayata döndüğü bu kadar mı güzel anlatılır? Hem de kısacık bir öyküde? Öykünün giriş gelişmesinden söz etmiyorum bile. Öykülerin giriş tümceleri ne kadar vurucu... İsimleri de öyle. Gül Parlak kısa ama vurucu öyküler yazıyor. Daha doğrusu laf kalabalığına kaptırmıyor kendini. Sağlam tanımlamalarla anlatıyor derdini; "Ama Halil gitmişti işte. Üstelik yirmisinde, yirmi beşinde değil, kırkına geldiğinde. Kollarını, bacaklarını kılcal damarlarını, kemiğini, iliğini nesi varsa alıp gitmişti." "Yarasa üstüne uydurulmuş parçalı kumaştan kendim için bir korku geceliği diktim. Uykusuz geceler boyunca giydim. Gündüz olunca sabahlığımı giydim, geçti." "O kadar karışık, eğri büğrü yazının arasında incecik bir el yazısı gibiydi." "Çalapverdi Köyü'nün çobanı ölüverdi. Lastik çizmelerinin dinlenme vakti gelmişti. Devriliverdiler iki yana." Gül Parlak'ın, "Uçacak Ninnisi" adını verdiği kitabı, duygulu öykülerden oluşuyor. Alaca kuşun civcivini kapmasıyla başlayan, annesi tarafından bacağı kırılan okul arkadaşıyla, kara gecede gözüne tutulan kamyon farıyla yakalanıp sofraya getirilen tavşanın gözlerine bakamamskla, tahta oyalarken dizleri kanayan küçük temizlikçi kızla, üç koca adamın sıkıştırıp dövdüğü gencecik oğlanla...yıl yıl kendinden, çocukluk neşesinden gençlik umudundan vaz geçen, bir adamın kederli öyküsüyle çağırıyor bizi insanı anlamaya. Ya da kaybolan ineğine ağlayan Gülayşe ile. Doğayı, doğayla iç içe yaşayan insanları, köyleri kasabaları, insan ruhunu incelikle ve güzellikle anlatıyor. Yarasayı, ağaçkakanı, mazı meşesini, su kuyusunu, zeytin kırmayı, kırmızı gagalı dağ kargasını yakından ve bilerek hikayeleştiriyor. Ne sevinçte ne üzüntüde abartı yok. Kalbinin görüp, duyup, hissettiğini güzel, temiz sözcükleriyle biz okurlarla paylaşıyor. Taraf olmamızı beklemiyor. Gül Parlak bu ilk öykü kitabıyla; bir öyküsündeki son cümlesi gibi; "Kalbimizin köşesinde büyüyen dertleri ufaltıyor" Yeşil yaprak biçimli ayracıyla hem de. Yüreğimize su serperek. Yolu açık olsun. UÇACAK NİNNİSİ - Gül Parlak 2025 Karaburun Sanat Kampı Ödülü Mimas Yayınları/Temmuz 2025

25 Temmuz 2025 Cuma

Güzel Ablalar Ülkesi

GÜZEL ABLALAR ÜLKESİ Gülcan sabah erkenden kalkmış mutfağa dalmıştı. Ev ahalisi ayaklanmadan, yemeklerin bir kaçını ocağa koymuş olmayı istiyordu. Yoksa yetiştiremezdi. Göz açıp kapayıncaya kadar öğlen oluyordu. Üstüne üstlük bir de bugün Seher Anne’nin banyo günüydü. Ve en önemlisi Yurdagül ile Şefik Almanya’dan geliyordu. Buzluktan çıkarıp erisin diye dolabın içine aldığı kemikli eti defalarca yıkadı, önce onu koydu bol suyla kaynasın diye. Biraz tuz biraz karabiber biraz pul biber, inmeye yakın da biraz tereyağı biraz zeytinyağı… Üç saatte ancak olurdu. Sevmiyordu düdüklüyü… Böyle ağır ağır daha lezzetli oluyordu. Ocağın bir gözüne de çay suyunu oturtu. Sonra sıra geldi akşamdan ayıklayıp balkonun serinine koyduğu yeşil fasulyeye. Tencerenin altına bol soğan ile bol domatesi döşedi, üzerine bol suyla yıkadığı fasulyeleri bastıra bastıra sonra azıcık toz şeker azıcık tuz, bir de bolcana zeytinyağı… Onun da kapağını kapattı… Bir çalım kabakları yıkıyordu ki küçük kız girdi mutfağa. -Anne biz çıkıyoruz. -Sana da günaydın Elif Hanım. -Özür dilerim anneciğim, babam yine benimle geliyor, gerginim biraz. Gel seni bir öpeyim Gülcan Sultan. -Haklısın be çocuğum. Gel ben de seni öpeyim. Ama biraz idare et işte. Anne kız sarılıp öpüştüler. Gülcan gülerek, -Nerede seninki? -Giyiniyor. -Oturun, bir şeyler yiyin de öyle gidin. Babanın şekeri düşer yollarda. -Yok yok! Hem sana ayak bağı olmayalım hem de Jale’yi de alıp gideceğiz, o bir şeyler hazırlamıştır. -Öğlene eve yetişin ama. Darılır bak halan. -Ben bugünlerde çok izin aldım, verirler mi bilmem? Ama akşama kesin buradayım. -Babanı tembihle sen, babanı. Kaptırıp gitmesin öyle. Hava da sıcak zaten. -Kimmiş benden söz eden bakayım? Gülcan endişeyle, -Gözünü seveyim Faruk öğlene evde ol. Yurdagül neyse de enişteye ayıp olur. -Tamam Gülcan ya! Sen de telaşlı bir kadın oldun çıktın başımıza. -Öyle mi Faruk Efendi? -Öyle Gülcan Hanım, öyle. -Aldın mı her şeyi Faruk Efendi? -Aldım aldım. -Ağır taşıma, yorulunca ver, Elif taşısın. -Kaç kızım kaç, bu kadın beni kundaklara saracak neredeyse. Baba kız gülerek çıkıyorlardı ki, Gülcan arkalarından seslendi. -Elif, babana sahip çık kızım. Kocasının kızına, -Aşk olsun, bu da bana yapılır mı yani? diye şikayetlendiğini duyamadan, şerit şerit soyduğu kabakları çay kaşığı ile oymaya koyuldu. Gülcan kabak dolmasını da ocağa koyduktan sonra mutfağı topladı, tıkırtılarını duyduğu Seher Anne’ye bakmaya gitti. Yaşlı kadın uyanmış, her zamanki gibi abdest almış, odasındaki aynanın önünde takma dişini yapıştırıyordu. -Anne günaydın. -Günaydın. -Banyonu kahvaltıdan önce yapmak ister misin? -Bilmem ki? Hâlim pek yok gibi. -Tamam, kahvaltıdan sonra yaparız o zaman. -Bakarız. -Ama bugün yapmamız şart. Bir hafta oldu. Hem bugün Yurdagül’le eniştem geliyor… Aslında sen de haklısın. İnsanın gözü kesmeyince zor… -İnan gözüm kesmiyor bazen. -Ama girip çıkınca da ne kadar rahatlıyorsun. Ferahlıyorsun… Hadi! Gözünü karart da on dakikada girip çıkalım, misler gibi. -Tamam. Kahvaltıdan sonra söz. -Söz mü? -Söz Vallahi. -Peki, o zaman gel kahvaltımızı edelim. Kaynana gelin, balkonda sakin sakin kahvaltılarını ettiler. Gülcan sık sık ama telaşsızca gidip yemeklere bakıp geldi. Yemekleri ocağa koyunca rahatlamıştı. Diğer hazırlıklar çok da önemli değildi. Kahvaltı bitip sofrayı toplayınca, Gülcan kayınvalidesini balkonda kendi haline bırakıp yine mutfağa gitti. Salata yapacağı malzemeleri çıkarıp yıkadı, süzülsün diye bıraktı. Karpuz kesip soğusun diye dolaba koydu. Şefik Enişte seviyor diye bir gün önceden pişirip dolaba koyduğu sütlacı çıkardı. Pişmiş olan zeytinyağlı fasulyeyi tenceresinden boşalttı. Salondaki büfeden, keten masa örtüsünü, yemek tabaklarını, bardakları, çatal kaşığı çıkardı ama tozlanmasın diye sofrayı kurmadı. Gülcan’ın yanına gelip başucunda durduğunu fark eden Seher Anne tespihini masanın üzerine usulca bıraktı. -Vakti geldi mi? -Sana bağlı, kendini iyi hissediyorsan yediklerini sindirdiysen girelim. -Tamam kızım, girelim de çıkalım. -Sen biraz daha otur ben havlularınla çamaşırlarını çıkarayım, suyunu doldurayım. -İyi o zaman. Seher Hanım banyosunu yaptı. Üstünü giyindi, saçlarını taradı. Yeniden balkona oturdu. Banyo iyi gelmişti. Sabaha göre daha neşeliydi. Kızı ile damadının geliyor olmasının daha farkınaydı ve bundan dolayı da daha memnun görünüyordu. Gülcan balkona güzel bir sofra kurdu, salatayı yaptı, kabak dolması için yoğurda sarımsak kattı. Tam ekmeği dilimliyordu ki kapı çaldı. Koşarak gidip açtı. Yurdagül ve Şefik Enişte karşısındaydı. Yurdagül daha kapıdan adımını atmadan, endişeyle, -Ağabeyim nerede? -Korkma korkma! Buralarda. Gelir şimdi. Yurdagül ile Şefik, ellerini yüzlerini yıkayıp öyle vardılar Seher Anne’nin yanına. Balkona ilk çıkan Şefik, yaşlı kadından önce sofrayı gördü, gayri ihtiyari bir ıslık, fırlayıp gitti ağzından. -Şunlara bak şunlara Yurdagül, of of offff! Karısının sert bakışı karşısında toparlandı. Kaynanasının elini öptü. Hatır gönül, şuradan buradan derken vakit geçti. Gülcan’ın ısrarıyla Faruk’u beklemeyip sofraya oturdular. Yurdagül; -Bak doğruyu söyle Gülcan, ağabeyim gözaltında falan değil, değil mi? Bak onsuz boğazımdan geçmez. -Yok yok! Merak etme. -Ben ediyorum yine. Sen bize bir şey demiyorsun. Saklıyorsun hep. -Dur arayalım da konuş, için rahatlasın. Telefonla aradılar. Faruk telaşla ve bin bir özürle geleceğini söyleyerek hemen kapattı. Yurdagül rahatlamıştı, -Ay her duyduğumda deli oluyordum kız Gülcan. İkide bir giriyor. İkide bir giriyor… Her duyduğumda tansiyonum fırlıyor. Kaç kere hastaneye götürüp serum bağlattılar. -Sen gel bir de bana sor. Sabahlara kadar parmak kadar kızla oralarda merakla, endişeyle bekle... Kimse bir bilgi de vermez. Avukat arkadaşlarımız bir şey yapamaz. Öyle öyle günler geçer… Sonra bir çıkar, aç bilaç, perişan… Öyle her şeyi yemez içmez, bilirsin, saçı sakalı birbirine karışmış, üstü başı dökülmüş, zayıflamış, tükenmiş çıkar gelir. -Derdi ne bu ağabeyimin? -Derdi ne olacak? Derdi sosyal medya. Emekli olduktan sonra bir sardı feyse, tivite… Elif de kendi arkadaşları da kaç kez uyardı, ‘Yapma, etme’ diye. Sabahtan akşama, akşamdan sabaha o bilgisayarın başında, öylece ona buna yazdı durdu. Şefik, -Yazınca ne oluyor sanki? Yazmayla bir şey olsa biz de yazalım… Bak ne oldu sonuçta hepimiz çok üzüldük. Ne hakkı var sizleri bu kadar üzmeye? -Ne yapsın enişte? Gücü yetmiyor bir şeye, o da onlara sardı işte. -Onlara niye sarıyor kızım? Saracak şey mi yok? Kaç yıldır çağırıyoruz, ‘Gelin, buraları gezin görün’ diye… Offfff! Gülcan ya, bu haşlamaya ne koyuyorsun da bu kadar lezzetli oluyor. Yurdagül kocasına sitemle; -Çeneni sil, çeneni… Sonra Senem Hanım’a duyurmamaya çalışarak Gülcan’a, -Ne yaptınız peki? -Biz bir şey yapmadık kendisi yaptı. -En sonunda kendisi akıllandı da duruldu herhalde. -Pek öyle olmadı Yurdagül. -Nasıl yani, vazgeçmedi mi huyundan? -Korkma korkma, vazgeçti. -Ay çok şükür… Kız bu annem neden böyle dalgın dalgın oturuyor? -Hem kulakları duymuyor hem demans başlangıcıymış, artık böyle… Sabah iyi kahvaltı etti. O artık ikiden üçten önce yemez. Yemese de Faruk’la oturur genelde sofraya. Şimdi siz varsınız diye oturdu ama dikkatini odaklayamıyor artık. -Vah anacığım vay. Yanıma alıp götüreyim desem. -Yok yok, oralarda yapamaz. Burada iyi. Onun burada bir düzeni var. -Yük olmuyor sana değil mi? -Yok yok, kendisi yapıyor her işini. Yapmaya gayret ediyor. Buna da şükrediyor kadıncağız. Şefik, -Ne diyorsun be kızım şükredilmez mi? Hey koca Seher Hanım az çektirmemişti bana kız isterken. -Ya öyle enişte… Biraz daha dolma alır mısın? Sen de alsana Yurdagül, bak dereotunu az koydum sevmezsin diye. Yurdagül sabırsızlıkla; -Nerede kaldı bu ağabeyim? -Sabah da tembihledim ‘öğlene dön’ diye. -Başına bir şey gelmesin kız yine? -Yok yok, gelmez, bugün bir şey yok. -Nasıl yani? Yine hangi işlere bulaşıyor bu çocuk? Şefik çatalı bırakmış, ağzına bir kaşık dolusu zeytinyağlı fasulye atarken, -Merak ettim ne yapıyor bu bizim kayınço? -Aslında şöyle oldu. Çocukları kaçırıyorlar ya… -Eeeee -İnanılmaz sayılarda çocuk kaçırılıyor, istismar, çocuk gelinler. Yani sıkıntı çok… Küçücük yavrular neler yaşıyorlar. -Bunun ağabeyimle ne ilgisi var anlamadım. -Anlatıyorum… Bir akşam, çocuklarla ilgili kadın yürüyüşü oldu. Ben de o yürüyüşe giderken o da bilgisayarın başından kalksın diye onu da götürdüm. Elif kendisi gelmedi, babaannesini bekledi, tek babası bilgisayarda bir şey yapmasın diye… Şefik; -Sonra… Çok heyecanlandım çabuk anlat. -Biz alana gittik, bizimki, o kalabalığı, o meşaleleri o yürüyüş ruhunu görünce baktı baktı, sonra herkesin arasında bir ağlama tutturdu ki görmeyin gitsin. Zor susturdum. -Gerçekten mi? -Gerçekten. Ama ona söylerseniz beni öldürür. -Hâlâ anlamadım ne olduğunu. -Neyse işte biz o akşam yürüdük, derdimizi ifade ettik, çocuklarımızın korunması gerektiğini haykırdık, çocuk haklarını hatırlattık, protestomuzu yaptık… Yürüyüş bitti biz de geldik… Geldik ama bizim Faruk sus pus. Üç gün ne internete girdi ne evden dışarı çıktı ne bizimle konuştu. -Sonra… -Ya bir kesme, anlatıyor işte kız… Anlat sen, anlat. -Konuştu en sonunda, hem de asabiyeti gitmiş, yumuşamış, ipek gibi olmuş bir halde konuştu. ‘Burası güzel ablalar ülkesiymiş Gülcan, biz kadrini, kıymetini bilememişiz… Ne varsa bu güzel ablalarda varmış. Dünya değişecekse, daha iyi bir dünya olacaksa sadece ve sadece bu güzel ablalar sayesinde olacak.’ dedi… Elif’e de bana da ‘Nereye giderseniz beni de götürün n’olur’ diye tembih etti. ‘Artık internetten kimseye laf söylemeyeceğim yeter ki siz, beni yanınıza alın’ diye söz verdi. Başta söylediklerinden bir şey anlamadım. Sonra… Sonra düşününce anladım ki, Farukçuğum, kendini yenilemeyen, ütopya geliştiremeyen, insanların derdini anlamayan adamlardan kopmuş ama bu sefer de kendini çok yalnız ve çaresiz hissetmiş. Bizi öyle görünce de yalnız olmadığını anlamış. -Şimdi ne yapıyor peki? -Şimdi komşularda ne kadar yoğurt kabı varsa topluyor, şehrin her yanı inşaat, gelirken görmüşsünüzdür, oralardan da toprak alıyor. Nereden buluyorsa organik nohut fasulye bulmuş, onlardan üçer üçer ayırıp bir güzel ekiyor. -Ay ne yapıyor onları, kız Gülçin? -Ne yapacak? Elif’in ne kadar tanıdığı ‘Güzel abla’ varsa, onların kapısına bırakıyor. Yurdagül mutlu, -Ağabeyimin ne yaptığını anlamadım ama içim, öyle bir ferahladı öyle bir ferahladı ki anlatamam. O mutlu olsun bize yeter. Gülçin sütlaçları servis ederken, -Bu Faruk da böyle bir insan işte… Başka insanların karnı toksa doyuyor, başka insanlar iyiyse iyi, mutluysa mutlu, esense esen oluyor. Yurdagül, -Öyledir benim ağabeyim. Şefik, -O ablalar o yoğurt kaplarını alınca ne diyormuş? -Kalp kalbi anlıyor enişte... Yaşlı genç, okumuş okumamış, kalp kalbi anlıyor. -Gerçekten güzel ablalar ülkesi olmuş burası yav… Güzel ablalar ülkesi… Gülcan boşalmış tabakları toplarken, -Faruk çok haklı… O güzel ablalar, çocuklar için daha iyi bir dünya yaratacağımızın umudunu veriyor hepimize. Daha güzeli var mı şu dünyada. ... yersizyurtsuz.com sitesinde, SUJE'de yayımlanmıştı bir zamanlar.

23 Temmuz 2025 Çarşamba

Bir Sabah Vakti/öykü

Troyasanat Dergisi.
BİR SABAH VAKTİ Umut, babasına kıyamamış sabah erkenden uyanıp, okula gitmeden, siparişlerden bir kaçını almak için beş numaranın bayram hediyesi olarak verdiği bisikletiyle Kolej’den Kızılay’a doğru gelmişti. Bir an önce alışverişi tamamlayıp Sıhhiye’ye, Atatürk Lisesi’ne koşacaktı. Önce belediyenin marketinden üç numara için ekşi mayalı ekmek, yedi numara için de bir koli yumurta almıştı. Poşetleri gidona asmış, indi bindi olmasın diye bisikletin yanında yürüyerek geri dönmeye hazırlanıyordu. Şehre herhangi bir katkısı olmayan köprünün altına sığdırılmış marketten, dönüş yolunda ilerdeki markete gitmek için karşıya geçiyordu ki, o kadar dikkatine rağmen Mithatpaşa’dan inip Ziya Gökalp’e dönen bir araba nasıl çılgın bir hızla geliyorsa hakimiyetini yitirip onu sıyırıp bisikletine langadak çarptı. Umut son anda bırakmasa, kendisi de bisikleti gibi asfalta dağılacaktı. Öyle bir hız. Çocuk hem korkudan hem de bisikletini ve aldıklarını yerle bir olmuş halde görünce dondu kaldı. Bisikleti sanki yakın bir arkadaşıydı ve yerde öylece, yararlı yatıyordu. Kırılan poşetinden sarı sıvı olarak sızan yumurtalar, kaldırıma fırlamış ekmek poşeti sabahın tüm güzelliğini paramparça etmişti. İçinde hızla bir dehşet duygusu yükseliyordu. Gözlerini onlardan alamıyordu... Aklını başına toplayamıyordu. Gözlerini onlardan alamıyordu, ki bu yüzden kızgınlıkla ona doğru gelen adamı fark etmedi. Adam bu kez de hakimiyetini yitirdiği bir öfkeyle, önce arabasından inmiş, çarpma sırasında bisikletin değdiği yerlerine bakmış, gıcır gıcır arabasındaki minicik çiziği görmüş, sunturlu bir küfür etmiş üzerine doğru geliyordu. Tam Umut’un karşısına gelmiş, kendisine şaşkın şaşkın bakan çocuğa elini kaldırmıştı ki olaya şahit olanlardan genç bir kadın hızla koşup an farkıyla aralarına girdi. Adamın son anda yana savurduğu eli az kalsın kadının yüzünün tam ortasına geliyordu. Ki omzuna geldi zaten. Kadın bunu dert etmeden ama çok kızgın, “Ne yapıyorsun sen?” dedi, “Ne yapıyorsun?” Adam küçümseyen hatta aşağılayan bakışlarla kadının üzerinden Umut’a ulaşmaya çalışıp, “Çekil be kadın görmüyor musun arabamı mahvetti?” “Hata sende! Öyle araba mı sürülür? Eziyordun çocuğu?” “Sen ne karışıyorsun? Sana mı kaldı hata bulmak?Defol git! Beni kızdırma! Bak sonra fena olur!” Adam çocuğa doğru halmle yaptıkça kadın ringdeymişcesine, pençeleri oğlan çocuğuna doğru gitmesin diye önüne geçiyor, bırakmıyordu. Adam, çıldırmışcasına, kadını ve çevrede izleyenleri de işin içine katıp, “Ulan sülalenizi satsanız bu arabanın tekerini alamazsınız. Bir tek tekerini alamazsınız. Ne konuşuyorsunuz?” Kadın bir yandan arkasında öylece durmakta olan Umut’a adamın ulaşmasını engellemeye çalışıyor bir yandan çevrede toplanmış olan üç beş kişiye yalvarırcasına sesleniyordu. “Lütfen biriniz polisi arayın. Lütfen?” Hiç kimse yanıt vermedi. Vermedikleri gibi arama girişiminde bulunmadılar. Şahit yazılmak vardı sonuçta. Bu arada Umut kendine gelmişti. Sebep olduğunu düşündüğü bu tazsız olayı yatıştırmak gayretiyle atıldı, “Abi vallahi baktım ben yola, sen çok hızlı geldin. Benim suçum yok.” “Çıkmayacaksınız sokağa. Çıkmayacaksınız efendim! Oturun evinizde. Ne işiniz var sokaklarda? Çıkıp başımıza bela oluyorsunuz.” Adam çevredekilerin mırıldanmanın, söylenmenin ötesine geçmeyen tepkisizliğinden ve kendi söylediklerinden cesaret aldı. Zorla tuttuğu ağzından salyaları akarak küfürler savuruyor, resmen kadını itmeye çalışıyordu. Gerçekten vuracak mıydı bilinmez, kulağının dibinde güzel bir koku, yumuşak bir ses ansızın durdurdu onu; “Beyefendi! Beyefendi!” Usulca döndü. Bir yandan davranışının engellenmesinden öfkeli diğer yandan leylak kokusundan ve kibarca seslenişten etkilenmiş, ikircikli. “Ne var?” gibisinden baktı. Yaşlı kadın ile yüzyüze geldi. Bu arada tartıyordu karşısındaki kadının gücünü. Gününü ve arabasını mahveden sümüklüden ve onu cezalandırmasına, ağzını burnunu kan içinde bırakmasına, yerlerde sürüklemesine engel olan aşüfteden acısını çıkaramama ihtimalinin sinirinden titreyerek, “Ne var?” Karşısında yaşlı bir kadın, hükümet kadın dedikleri gibilerdendi. İyi giyimli, egemen, üst rütbeden... Hafife almamalıydı. Yaşlı kadın aynı yumuşak tonla, Umut’a duvar olan gençten kadını gözleriyle işaret ederek, sadece adamın duyacağı ses tonuyla sordu, “Tanımadınız mı?” “Bunu mu? Ne tanıyacağım bunu hanım?” Adam bir türlü yaşlı kadını tersleyememenin sıkıntısı içinde ne diyeceğini bekliyordu sabırsızlıkla. “Gerçekten tanımadınız mı?” “Ya ablacığım neyini tanıyacağım bu.... “ dedi, sustu. Aslında yaşlı kadın genç kadını tanıyor, tanınmış bir kişi olduğunu biliyordu ama bir türlü çıkaramıyordu. Çıkaramamanın, adama hemen bir şey bulup söyleyememenin, çocuğu kurtaramamanın zihnindeki bulanıklığıyla uğraşıyordu. Ne olduğunu anlamadan birden dudaklarından dökülen, “Bu hanım emniyet amirinin karısı.” sözleri, kulaklarına ulaştığında hayretler içinde kaldı. Nereden çıkmıştı şimdi bu? Ama bu genç kadın sahiden şöhret sahibi bir kadındı da emniyet amirinin karısı nereden çıkmıştı şimdi? Elleriyle kafasını tuttu. Adam iyice kuşkulu, inanmamazlıkla ama artık daha sakin, ve iki adım geri çekilerek, “Bu mu? Bu şekilsiz mi?” Yaşlı kadın için artık tüm dönüş yolları kapanmıştı. Sabah sabah böylesi bir tuhaflık... Olacak şey değildi yani. Kuşkuya yer bırakmadan güvenli bir duruşla sürdürmek zorundaydı. Çevrede kulaklarını dikmiş onları izleyen kalabalığın duymamasına dikkat ederek, “Bu tabii. Hem kendisi hem kocası çok mütevazıdır. Sakın sizi yanıtmasın.” Adam bıkkın, “Ya ablacığım ben bu arabaya bir yalı parası saydım?” “Tamam da sen bilirsin yani” Tartışmayı, kavgayı sürdürmeyi gözü yemiyordu artık adamın. Durdu. Düşündü. Aklına ne geldiyse telaşla saatine baktı. “Gecikiyorum. Gecikiyorum ben. Allah kahretsin randevuyu kaçıracağım.” Yaşlı kadın, “Çocuğa bisikleti ve korkusu için biraz para ver, işi hemen kapat bence. ” “Bir de para mı vereceğim?” “Burada çok kamera var.“ Adam zavallıca, “Ah Ablacığım! Arabam değerinden ne kadar düştü biliyor musun?” Yaşlı kadın yolun karşına çekilmiş ikisinin konuşmasını izleyen topluluk içinde elini, kaldırıma çökmüş Umut’un omzuna koymuş genç kadını işaret ederek, “Bilmem ki!” Adam gittikçe çoğalan kalabalıktan, işin uzamasından rahatsız olmuş, canı sıkıla sıkıla cebinden bir tomar dolar çıkardı. Kıyamadan bir tanesini çekti. Yaşlı kadının gözlerine baktığında yetmediğini anladı. Bir tane daha çekip yaşlı kadına uzattı. Yaşlı kadın parayı aldı, herkesin gözü önünde Umut’un yanına gidip çevreden birinin verdiği suyu çekinerek içmekte olan çocuğun eline tutuşturmaya çalıştı. Çocuk almak istemedi. Genç kadın da almasını isteyip, ısrarlı davranınca aldı çocuk. Giysileri sahiden sıradandı genç kadının. Aslında yaşlı kadın da ender olarak böyle şık, alımlı giyinirdi. Saçlarda drapeler, kokular, ipek fularlar. Bugün bir sınıf arkadaşları kahvaltısı için böyle güzel giyinmiş çıkmıştı. Adam ağzının içinde söylenerek, söverek arabasına bindi. Sinirinden hâlâ titriyordu. Arabasını çalıştırdığında ortalığa bir ses bombası düşmüş gibi oldu. Kulakları tırmalayan bir ses bir şiddet bir korku. Çakarları çalıştırmıştı son ses. Ve hızla uzaklaştı. Onun gidişiyle çevredekiler, tepkisizliğin uykusundan uyanıp hareketlenmişlerdi. Artık herkes konuşkan, cesur, yardımseverdi. Elbirliği ile dağılmış poşetleri ve bisikleti toparlayıp Umut’a teslim ettiler. Esnaftan biri adamın arkasından, “Az ilerde çevirme var. İnşallah çakarını görür de çevirirler,” diye bağırdı. Umut, iki kadının şefkatiyle kendine gelmiş, toparlamış biraz, ağır ağır Kolej’e, mahallesine doğruyola çıktı. İki kadın, çocuğun arkasından uzun uzun bakıp, Kızılay, Güvenpark’a doğru yöneldiler. Bir kaç adım sonra birbirinden bağımsız olarak yanyana yürüdüklerini fark ettiler. Yaşlı olanı daha genç olanına laf attı. “Sahiden ben sizi nereden tanıyorum? Siz çok meşhur birisiniz. Onu biliyorum. Biliyorum da çıkaramıyorum.” Genç kadın gülerek, “Kesinlikle meşhur değilim.” Durdu. Yaşlı kadını üzmemek için açıklamak gereği duydu. “Şöyle! En çok, ama en çok yüz kişinin izlediği bir youtube kanalım var, o kadar.” “Aaaa! İlginç! Hiç tahmin etmezdim youtuber olacağınızı. Öyle bir tipiniz yok yani.” “Asla değilim. Sadece, artık, Ulus gibi giderek eski bir şehire dönüşen Yenişehir’i yani Kızılay’ı, sokak sokak anlatmaya...” Yaşlı kadın heyecanla kesti sözünü, “Şimdi oldu! Ya ben sizi çok izliyorum!” “.....” “Sizi çok izledim. Çok... Çok... Selanik’te İnkılap’ta, Bayındır, Konur ve Karanfil’de yaşayan eski insanları bulup konuşturuyorsunuz. Kendinizi çok göstermediğiniz için yeterince tanınmıyorsunuz ama. Ben çok izlediğim için yüzünüzü tanıyorum.” Durdu, nefes aldı, coşkuyla, “Ahmed Arif’in oturduğu evi, Ruhi Su’nun oturduğu sokağı, Kartal Tibet’in tiyatrosunu, AST’ı, Asaf Çiğiltepe’nin ilk oyunda seyircilere söylediklerini... Daha neler neler...” “Bu sadece şehri seviyorum. Bir de çocukluğumu...” “Ben de sizin gibi kız kardeşlerimi.” Kolkola girip yürüdüler. Sevgi Soysal mavi gökyüzü, bembeyaz bulutların arasından bir yerlerden, uzatıp başını, göz kırptı onlara, görmediler ama kalplerine ansızın dolan neşeyle güldüler gülüştüler. (Tamamen kurmacadır)

7 Mayıs 2025 Çarşamba

O Son Görüşme/Öykü

O SON GÖRÜŞME Kış akşamı... Ankara caddeleri ıssız... Korona zamanları... Acayip bir rüzgâr... Üç gündür kontrollü yasak nedeniyle ayak değmediği için üst üste yağan yığılan kar, sıfırın altına düşen sıcaklıktan tozlaşmış. Tozlar. akşam üstü başlayan acayip rüzgârla oradan oraya savrulduğundan göz gözü görmüyor. Oğuz, Aydın, Rafet ve Halim... Havaya ve yasağa inat, sadece kendileri için açılmış bir küçük lokantanın loşluğunda oturmuş, huzur içinde demleniyorlar. Pandemi nedeni ile her yer kapalı. Her yer... Akşam alacasında, sokaklarda, insanlar yok denecek kadar az, arabalar tek tük, caddelerde ses soluk kesilmiş... DilTarih’ten yirmi küsur yıl önce mezun olmuş üç arkadaş; Oğuz, Halim ve Rafet, o kadar yıldır birbirinden kopmamış hiç. Ne olursa olsun beş altı ayda bir mutlaka bir araya gelmişler. Ölümleri, düğünleri atlamamışlar. Dertleşmeyi, paylaşmayı bırakmamışlar. Bu geceki de öyle bir yemek. Halim, Eskişehir’den, Rafet, Yozgat’tan, macera olsun diye sağlık kontrolü diye uydurup gelmiş. Gelir gelmez de yasağa yakalanmış, misafirhanede mahsur kalmışlar. Oğuz gitmiş kurtarmış. Ertesi sabaha da seyahat iznini halletmiş, evlerine dönebilecekler. Şehirdeki son akşamlarında bu kuytudaki lokantaya sığınmış, ısınmışlar... Şöyle çorbasından pilavına, salatasından kebabına güzel bir yemek yemiş, üstüne çay içip, şerbeti aka aka baklava yemekteler. Dışarıdaki havaya bakıp bakıp, "İyi ki buluşmuşuz birader" deyip deyip çayları tazeletiyorlar... Hepsine tatlı bir rehavet çökmüş... Ama muhabbet hâlâ çok iyi... Hatta dibi... Anılar, özellikle okul ve kazı anıları, misaller, meseller, söylenceler, gençlikten kalma şiirler gırla... Ah o şiirler! O asi yıllar, aşklar ayrılıklar, hasretler... Kimse yerinden kalkmak istemiyor... Kalkıp, gündelik sıkıntıları yüklenmek o yük altında bastırılmak, hayatın tatsız, sorumluluk dolu koşturmasına katılmak istemiyor. Sanki hâlâ öğrenciler. Oğuz'un telefonu, tam da bu zamanda çalıyor. Açıp, kısa bir süre dinleyip, ciddiyetle; "Ablalardan birini bul hemen!" diyor. “Ben de geliyorum.” Ve gitmek için hızlıca toparlanıyor. Halim’in ağzından bir, “Haydaaa!” nidası fırlıyor ama o saatten sonra kimse oralı olmuyor. Telefon gelmiş bir kere. Bu gidişler biliniyor. Büyü bozulmuş... Masadakiler bu telefonların aciliyetini çok yaşamış.Aydın ondan da önce ayaklanmış.Tadı kaçıyor hepsinin. Bir telefon ile tutkulu gençlikleri, öğrencilik şımarıklıkları ellerinden alınmış ansızın. Yapacak bir şey yok. Halim ile Rafet de kalkmak için yetkiniyor. Oğuz telefonunu, arabanın anahtarını, çakmağını, sigara paketini toparlama derdinde. Aydın çoktan paltosunu sırtına geçirmiş. Neredeyse koşacak. Oğuz,aceleyle istediği hesabın parasını ve gece onda kalacakları için evin anahtarını masaya koyup bir kuru, “Hoşçakal,” ile çıkıp gidiyor. Aydın topuklamış bile. Kalanlar, masada, muhabbetin ortasında aniden terk edilmenin burukluğu içindeler. Halim bir yandan ağır ağır atkısını boynuna sararken, “Haydaaa!” demeyi sürdürüyor ve ekliyor. "Rafo senin de dikkatini çekti mi? Bu Oğuz geçenlerde, bir telefonda daha, "Bir kadın bulun," diye yanıtlayıp kalktı hemen.” Rafet, dalgacı, “Ne oluyor sence?” "Ne bileyim arkadaş." "Hani diyorum?" “Ne diyorsun?" "Hani?" “Ulan Rafo! Yine dalga derdindesin. Kız meselesi olsa böyle mi söyler oğlum? Sen iyice yaşlandın. Uçuyorsun! İçme bu kadar. İçme!" "Tamam ya! Tamam! Gidelim biz de o zaman. Ayaklarım çok şişmiş zaten. Biraz uzanalım." Ramazan gözünü yoldan ayırmadan bir yandan yüz yirmi, yüz kırkla sürdüğü arabaya hâkim olmaya, bir yandan, "Ambulans nerede kaldı? Ardımızdan yetişmeliydi" derdindeyken Furkan’a da laf anlatmaya çalışıyordu. Furkan da mübarek, yola çıktıklarından bu yana dur durak bilmeden söyleniyordu. "'Kadınlardan çağırın' dedi yine değil mi?” "Ne diyecekti başka baboş?" “Şimdi bu havada, başka işimiz yok, o baş belası kadınlardan bulup getirmeye uğraşacağız değil mi?” “Aman korkma! Sana bırakmam hiç. Aradım ben.” “Sanki başka işimiz yok?” Artık sahiden sabrı tükenmekte olan Ramazan, her tepesi attığında tizleşen sesiyle, "Bana bak! İşimiz neymiş bizim?” "Abi bak bu kadınlar sonradan çok başa bela oluyor!" "Oluyorsa oluyor! Bize ne abicim." "'Oluyorsa oluyor!' diyorsun da hiç denk gelmedin mi bunlara? Adamı perişan ediyorlar... Hiç susmuyorlar hiç durmuyorlar... 8 Mart yaklaşıyor ya, bak gör, erkeklerden daha beter zorluk çıkarıyorlar. Böyle kadın olmaz olsun." "Ya ne saçma saçma konuşuyorsun. O baş belası kadınlar olmasa o kadar işi nasıl çözecektin geçen yıl?” “Niye ki daha önce biz çözmüyor muyduk?” Ramazan dehşetle, “Çözüyor muyduk? Çözüyor muyduk? Allahtan kork! Bu kadarını mı? Bu kadarını öyle mi?” “Belki yapardık?” “Boş boş konuşuyorsun... Rıfat’la mi çözeceksin? Hayrullah’la mı? Kiminle? Görmüyor musun sahiden? Çatır çatır rüşvet yemelerini görmüyor musun? Onu bunu gammazlamalarını görmüyor musun? Akşama kadar acayip acayip videolar izlemelerini görmüyor musun? Bunları böyle yetiştirdiler. Her türlü dalavera ile yükselmeden başka bir şey bilmez onlar... Sıksa, Oğuz komiserimin başını da yiyecekler de yiyemiyorlar. Onların derdi iş yapmak değil açık aramak. Hâlâ öğrenemedim deme bana.” “Abi kusura bakma da sen de Oğuz Komiser de şunu öğrenemediniz, bir anlarlarsa çevirdiğimiz dolabı… O zaman gammazı görün siz?” Ramazan durdu, sustu, duramadı. Derin bir nefes alıp yavaş yavaş normale döndürmeye çalıştığı sesiyle devam etti, “Bak güzel kardeşim? Senle ben, geçen yıl, o ablalar sayesinde çözdüğümüz cinayetlerden aldık o üç ikramiyeyi. O kadınlar sayesinde sen, ilk kez karını çocuklarını tatile götürebildin. İlk kez deniz gördü yavrular. Hanımın gönlünü aldın lan! Seni boşayacak olan hanımının gönlünü aldın da kurtuldun evden atılmaktan... Neyse yahu! Hadi koçum! Ara şu ambulansı bir daha! Kız ağır yaralıymış. Ölecek şimdi. Ölmese de donar bu havada, hadi koçum!” Furkan ikiletmeden aradı. Hoperlörü açık bıraktı. Ramazan, verilen yanıtları açık seçik duydu. Ambulans da ekip de yola çıkmış, olay mahalline yaklaşmışlardı. Belki de onlardan önce varırlardı. İkisinin de içi rahatladı. Az ileride, gecenin karanlığında dağınık bir demet gibi çıktı önlerine, konumu verilmiş yerleşim yeri. Ufacık bir köyden mahalle yapılmış, inşaatı, karanlığı, ıssızlığı, sessizliği bol bir alandı vardıkları. Söylediklerinden ve yaptıklarından bir şekilde, haksızlık ettiğini fark etmiş olmalıydı ki Furkan şimdi telaşla, "Abi bak! Bak şurada! Aha orası da ışıkları yanan muhtarlık binası gibi! Hemen sağımızda! Yavaşla! Yavaşla! Yanaş! Ben şimdi konuşur alır, gelir hallederim. Tamam! Tamam! Bak çıkmışlar yola, oradalar! Yanaş yanaş abi! Alıp geliyorum hemen!" Furkan, muhtar ve yanındaki kadınla iki dakikada konuşup geri geldiğinde ilk baştaki o tepkileri veren kendisi değilmiş gibi sevinçliydi; “Senden telefon gidince hemen hazırlanmış bizi beklemişler. Muhtarın arabasıyla önümüze düşecek, bizi kısa yoldan götürecekler. Bak sağa işaret verdi! Gidiyorlar! Hadi hadi!” Muhtarın arabasının ardında biraz gitmişlerdi ki Furkan heyecanla, “Ya abi! Bak bana kızıyorsun da şu izbelik yerde bile bu kadınlardan var... Ne ara bu kadar çoğalıp yayıldılar. Korkulur bunlardan. Göreceksin bizim hanımları bile ayartırlar bu gidişle. Başımıza bela olacaklar.Göreceksiniz.” Ramazan sabırsızca ve dikkati yolda, “Hiç de olmayacaklar. Sen de göreceksin. Onların derdi sadece kendilerini korumak.” Furkan uzata uzata, “Diyorsun?” “Ne bu? Çocuklarından mı öğreniyorsun? Televizyondan mı? Bu nasıl konuşma aslanım? Bak belki şimdilik anlamıyorsun ama ben anladım, Oğuz ağabeyin ablasının sayesinde çok iyi anladım. O bize anlattı. Kadınlar korkmadan yaşamak istiyor. Bir de adalet istiyorlar.“ “Başka dertleri yok yani.” “Başka hiç bir dertleri yok. Ya başka dertleri ne olsun istiyorsun oğlum? Ayrıca çoğu ablayı da tanıyorum artık. Bak bu abla hemşire emeklisi. Burada da oturmuyor. Ankara’dan, merkezden gelme. Bu havada bu salgında, ‘Yatağım da pek sıcak,’ dememiş. ‘O kadar yolu nasıl giderim?’ dememiş. Uçmuş, bizden önce gelmiş." "Başka dertleri yok da niye bize öğretmiyorlar? Niye bizi karıştırmıyorlar?" Ramazan yine cırtlaklaşan bağırtısıyla, "Acaba neden? Neden acaba? Neden? Senin kot kafandan olmasın. Senin gibilerin dar kafasından olmasın. Beni konuşturup duruyorsun kaza yapacağım şimdi.” “Tamam abi! Geldik abi! Şuradalar!” Ambulans da olay yeri inceleme de onlardan az önce varmıştı. Sağlık ekibi karlar üzerinde yolunmuş, atılmış kızıl güller gibi yatan yaralı genç kadına doğru koşuyordu. Olay yeri birimi ilk inceleme ve fotoğraf çekimini yaparken bir yandan da sağlık ekibinin kalan delilleri bozmadan yaralıyı almasını sağlamaya çalışıyordu. Muhtarla birlikte gelen kadın, sakin bir biçimde arabadan inip yanlarına gelerek kimliğini gösterdi. “Merhaba ben emekli hemşire Gülsüm... Eğer izin verirseniz?” Furkan, Ramazanın yanıt vermesine fırsat vermeden atılarak, “Dikkat edin ama! Delilleri bozmayın.” Ramazan bir, “La havle!” çekti. Gülsüm sesini çıkarmadan başını salladı, sırt çantasından hijyenik tulumunundan başlayıp tek tek; galoş, bone ve eldiven çıkardı ve sihir yaparmış gibi bir dakikada giyindi. Galoşu araç içinde giymek için elinde tuttu. Giyindikten sonra Furkan’a dönüp gülümseyerek, “Biliyorum çocuğum,“ deyip, onlarla birlikte, ambulansa taşınmakta olan yaralının yanına doğru koştu. Bu sırada Oğuz ve Aydın da yetişmiş, doğrudan ambulansın yanına gelmişlerdi. Gülsüm bir yandan kendini sağlık ekibine tanıtırken bir yandan ambulansa binmeye çalışıyordu. Yaralının içeri taşınmasına nezaret eden acil doktoru, kadının ne dediğini, nereden çıktığını, ne olduğunu anlamamış, yarı şaşkınlık yarı kızgınlıkla, “Bu da kim?” dercesine bir Oğuz'a bir Ramazan’a bakıyordu. Ramazan başıyla işaret vererek, “Ablamız hemşire.” “Yasak olduğunu biliyorsunuz.” Kadın temkinli ve sabırlı bekledi. Acil doktoru, yaralı kızın ve onunla aynı yaşlarda olan beti benzi solmuş gencecik hemşirenin hâli karşısında anlık bir kararla, izin verdi. Kadın çevik bir adımla, alelacele attı kendini aracın içine. Her iki hemşire de daha hekimin ağzından çıkarken, talimatı yakalamaya ve uygulamaya başladılar. Gülsüm, “ismi ne? İsmi ne?” Tabletten yaralının kimliğini incelemekte olan Furkan aracın dışından, ‘Ne yapacaksın?’der gibi asabiyetle yanıtladı. “Şule!” Gülsüm, usulca, duyulur duyulmaz bir sesle, müdahale etmekte oldukları kan içindeki yaralıyla konuşmaya başladı. Oysa yaralı genç kadın çoktan kendinden geçmişti. “Korkma Şule! Korkma kızım! Buradayız!” Doktor şaşkınlıkla kadının deneyimindeki mükemmelliği izliyordu. Hem konuşuyor hem neye gereksinim duysa ondan önce algılayıp uzatıyordu. Kadın sanki karşılıklı oturmuşlar dertleşiyorlar gibi güzel güzel konuşuyordu yaralıyla. “Şule! Yanındayız Şule! İyileşeceksin. Okuluna, işine gideceksin. Sabahları güzel uyanacaksın. Şarkılar söyleyeceksin. Arkadaşların seni saracak.” Biteviye ve şefkatle konuşması da sadece hastayı değil tüm ekibi sakinleştiriyordu. “Uyu şimdi Şule. Yanındayız. Güvendesin.” Ama her zamanki gibi o kadar kan kaybeden bedende olan oluyordu. Yaralının kalbi duruyordu. Kalbi duruyordu. Kalbi duruyordu... Durdu! Doktor telaşlandı. Kendince telaşını ekibe belli etmemeye çalışarak, onların anladığının da farkında olarak uğraşmaya devam etti. Uğraştı. Bir daha! Bir daha! Bir daha uğraştı, olmadı. Makineyi bıraktı, doğrudan kendisi girişti. Kalp masajı sırasında da Gülsüm konuşmayı bırakmadı. Kalp duyardı. Biliyordu. Kalp duyardı. Duysun istiyordu. Genç hemşire de ona uymuş o da sakin tutmaya çalıştığı sesiyle, “Hadi Şule! Bak biz buradayız, yanındayız. Sana ben bakacağım. Söz veriyorum. İzin alıp hastanede sana ben bakacağım.” Genç hemşire ağlıyordu. Onların gayreti doktorun umutsuzluğunu azaltmasa da masajı bırakmasını, teslim olmasını engelledi... Kalp söylenenleri duydu sonunda... Yapılanları anladı. Gençti, tazeydi, güçlüydü. Dayandı. Uzun uğraşlardan sonra birden yanıt verdi. Usul usul normale döndü. Gencecik hemşire sevinçle Gülsüm’ün elini tuttu. Üçü de ter içinde kalmıştı. Gülsüm’ün gelişini tepkiyle karşılamış olan hekim onun o kadar çaba göstermesi karşısında dayanamayıp, “Siz benden önce anlamışsınızdır da yine de söyleyeyim, artık hayati tehlikesi görünmüyor gibi.” Soğuk, mekanik, profesyonel tavrı gitmiş, duyguları olan bir hekim gelmişti. Daha iyimser bir hava gelmişti hepsine. Ambulans sürücüsüne bile. Şimdi ikinci bir kriz gelmeden onu tam teşekküllü bir hizmete kavuşturma zamanıydı. Doktor gayretle, şevkle; “Hadi arkadaşlar hadi! Hastaneye yetişmemiz lazım.” Neşeyle ekledi “İşimiz bu! Hayat kurtarmamız lazım. Hadi! Hadi!” Ekibin profesyonel üyeleri ortalığı toparlayıp harekete hazır hale gelirken Gülsüm son hızla yaralı fidanın giysilerini inceliyordu. Saçlarına bakmıştı önce, sonra eteğine, bluzuna, ellerine, ayaklarına, tırnaklarına, kolyesi, yüzüğü, küpesi, ojesi, tokası, çamaşırı, südyeni, askısı, rengi, çorabı, ayakabısı, ayakkabısının altı, boydan boya kana batmış mantosu. Yaralı kızı zerrece incitmeden ama onları sonuca götürecek hiçbir ayrıntıyı kaçırmadan ve onu izleyenlerin şaşkınlık içinde bırakacak kadar hızla çalışarak tek tek bakmıştı her yanına ve aynı hızla sirenlerini en yüksek volümde açıp hareket etmeye hazırlanan ambulanstan kendini atarcasına inmişti. Nefes nefeseydi araçtan indiğinde. Bir dakika sürmemişti incelemesi. Çünkü Oğuz’un onlara tanıdığı süre, azami iki dakika kadardı. İner inmez de bir kuytuya çekilip büyük bir dikkat ve ciddiyetle aklında tuttuklarını telefonuna yazıyor, aldığı sonuçları değerlendirmeye çalışıyordu. Telefonunun ekranına baktı baktı, ‘Evet!’ sonuç bir anlam ifade ediyordu. Hem de çok net bir anlam. Kendi kendine, “Ah be yavrum bir telefona bakardı! Bir telefona! Bu kadar korkuyla o son görüşmeye gideceğine... Offff! Nasıl bu kadar geç anladın bu alçağı? Nasıl?“ Kendi kendine konuşa konuşa olay yerinin aydınlattığı alanın dışındaki loşlukta onu bekleyen Oğuz’la Ramazan’ın yanına gitti. Furkan’la muhtar yol çatına, gelmekte olan savcının aracına yol göstermeye gitmişlerdi. Aydın hem rahat konuşsunlar diye hem de ajansa haber geçmek için uzaklaştı. Oğuz can sıkıntı ve kötü bir haberi vermenin rahatsızlığıyla, “Telefonu yok! Telefonunu almış ya da almışlar.” Gülsüm, “Telefondaki bilgileri evdeki bilgisayarında varmış. Bilgisayarı kaptırmayın komiserim. Deliller oradaymış.” Oğuz hemen telsizden bildirdi. Gülsüm ona, telefonuna işaretlediklerinden bakarak, yavaş yavaş, tek tek anladığını anlattı. Yaralı kızın saçlarına baktığında yaralı kızın polisi neden aramadığını anlamıştı. Ailesinin ve sosyal çevresinin, bilgisinin olmadığını belirlemişti. Dış kıyafetinden bunu test etmişti. İstemediği bir ilişkiye zorlandığını yönündeydi ojesinin rengi. Südyeninin rengi ya da askısı, failin arkadaş, tanıdık çevresinden olup olmadığı ayak tırnakları ise iş çevresini, işvereni işaret ediyordu. İç çamaşırından telefon ya da bilgisayarında, sosyal medyasında, failin profilinin olduğu, yine bilgisayarında fail ile yaşadıklarının ipuçlarını başına bir iş getirirse yazılı olarak saklamış. olduğunu anlamıştı. Ayakkabısına baktığında ise failin üzerinde bıraktığı işareti anlamıştı. Failin giysisinde ve vücudunda saldırının işaretini bırakmıştı. Üçü de kederlenmişti. Gülsüm, “Herşeyi yapmış bir tek telefon etmemiş. Hâlâ bu kadar kötülük olmaz diye düşünmüş olmalı.” Ramazan, “Vücuduna iz bırakacağına keşke vurup öldürseymiş.” İkisinin de suskunluğu karşısında hırsla devam etti. “Madem ölüme gideceği ihtimali var, öldürmeye de hazırlıklı gitsinler bâri abla.” Gülsüm’ün onaylamayan bakışları karşısında, “Ben hemen öldürsün demiyorum. Öldürmeye teşebbür ettiğinde hazırlıklı olsun, kendini savunsun diyorum.“ Oğuz düşünceliydi. Onların dediklerini duyup duymadığı belli değildi. Birden, büyük bir öfkeyle, Ramazan’a, “Bu o şerefsizin işi. Göreceksiniz bak! Haberlere bir bakalım, tek tek ama, tek tek. Dosyasına da satır satır. Kesinlikle o çıkacak. Artık eminim. Bir sıçradı iki sıçradı ama bu sefer kurtulamayacak bu alçak. Babası, arkası ne kadar sağlam olursa olsun. Ben üzerine gideceğim. Bu sefer adaletten kurtulamayacak.” “İnşallah Amirim.” “Bu savcı, ben daha tanışmadım ama hiç bir konuda yasalardan taviz vermiyormuş. Umarım onun hakkından bu savcı gelecek. “ Gülsüm’e, “Abla çok teşekkür ederim. İnan bunu yapandan adalet önünde birlikte hesap soracağız. Sana söz veriyorum o alçak ceza almadan kurtulamayacak.” “Keşke! Neyse, dosyası eksiksiz olacarak tamamlanacak en azından. Bugün olmazsa yarın ama mutlaka cezasını bulacak. O anlamda içimiz rahat.” Derin bir nefes alarak devam etti. “Biz kadınlar olarak da sizi asla unutmayacağız.” “Yapmayın hocam. Görevimiz bu.” “Yok öyle değil işte!” Durdu, “Hiç öyle değil!” İçtenlikle, ”Gönlümüzde hep yeriniz olacak Oğuz komiser. Hep yeriniz olacak!“ Oğuz mahcubiyetinden konucu acilen değiştirerek, “Siz neyle geldiniz? Vakit çok geç oldu. Sizi evinize bırakalım. “ “Çok sağ olun. Muhtar beyle eşi davet etti beni. Zaten yasağı deldim geldim. Bir de giderken delmeyeyim. Ben şimdi bir avukat arkadaşlarımızı arayacağım. O gider bulur hastanede Şule’yi.” Ramazan; “Abla, sen yarın sabah toplarsın bütün kadınları.” Gülsüm ilk kez gülümsedi, muzip “Bizim dilimizde toplamak yok ama haklısın, toplaşırız biz yarın.” Muhtarla savcının arabası gelmişti. Oğuz’lar savcıya doğru yönelirken, Gülsüm de muhtarın arabasına bindi gitti. ... *Bu öyküyü; 10 ekim 2022’de, Bursa’da, uzaklaştırma kararına rağmen eve gelip, kapıyı içeriden kitleyip eşini balkondan atmaya, öldürmeye çalışan failin elinden kadını kurtarmak için üçüncü kattaki balkona tırmanan ve balkon demirinin kopması üzerine düşüp yaralanan ve kaldırıldığı hastanede hayatını kaybeden polis memuru Sami Altuntaş’ın onuruna adamak istedim. Biz kadınların kalbinde her zaman yeri var. *2025 Mart ayında, bu ülkede, on beş kadın cinayeti, otuz şüpheli kadın ölümü istatistiklere geçti. Bu öyküyü, şüpheli kadın ölümleri açığa çıkarılsın diye kaleme aldım. *’DilTarih’i özellikle birleşik yazdım. Ankaralılar Dil Tarih Coğrafya Fakültesine, “DilTarih,” der sadece.

30 Nisan 2025 Çarşamba

Yukarı Fırat Havzasının Güzel Abisi

Ne ortak bir soy bağı vardı bizi çekecek ne ortak bir kan bağı. Bizi çeken şiir ve roman oldu. Yani edebiyat. Kardeşliğin en derin bağı olan edebiyat. Hele ki halkların derdine düşmüş olup kendi derdini söyleyemeyenlerin bu coğrafyada sığınağı olan edebiyat. Siz "Selinti"' de anlatmışsınız. Dilerim basılacak ve okuyacağız. Eğer siyanürden, civadan kurtulup yaşayabilirse, İliç'ten bir küçük kız ya da erkek çocuk da büyüyünce, Yukarı Fırat Havzasının havasını, suyunu, toprağını, insanını zehirleyen bu büyük kıyımı anlatacak belki. "Liç" koyacak o da belki adını. Çoğrafyaların da kederli bir kaderi oluyor bazen. Yüz yıllık periyotlarla derinleşerek yinelenen. Bu keder dolu kaderi belki bu yazılanlar yüzleştirip, aydınlatacak. Belki bir gün gülecek ve güldürecek insanların yurdu olacak, bu küçük dünyamız. Umudumuz kalmasa da çaremiz var: Okumak, üretmek, şarkı söylemek, kendini bozmamak, komşulara saygı, bitki yetiştirmek, çocuklarla ilgilenmek, yaşlıları terk etmemek, bölüşmek, dayanışmak, yazmak. Yazmak... Ömrümüzün vefası olmuyor çoğunlukla, bari yazdıklarımızın olsun. Şiirinizin vefası bol olsun. (Sarmal Çevrim Dergisini Nisan/Mayıs sayısında yayımlanan yazıyı aşağıda paylaşıyorum) YUKARI FIRAT BOYLARININ GÜZEL ABİSİ KİRKOR YETEROĞLU Güven Tunç Yeni yayımlanan romanımı yollamıştım size, yayınevinden telefon numaramı almış, “Nezaketinize teşekkür ederim hanımefendi” diye aramıştınız. Aradan çok geçmedi; imzalı şiir kitabınız kırık çan elime ulaştı. “yok sessizlikten başka sesimiz,” dizenizle başlıyordu kitap. “Her köşe başında kimlik soruyor benden/ açıp yaramı gösteriyorum,” A. Hicri İzgören’den alıntılanan bu dize ile açılıyordu şiirlerinizin cümle kapısı. İşte böyle başlamıştı aramızda şiir kardeşliği… ‘Hanımefendi,’ diye başlayan, ‘güzel kardeşim’e, ‘hocam,’ diye süren içtenlikli konuşmalarımız, ‘ağabey’e evrilmişti bir süre sonra. Karşılıklı bir acı kahve daveti, sonrasında her yerden ahbabın bir araya geleceği, Yukarı Fırat dolayının yemekleriyle dostluğun büyük sofrasına genişlemişti umudumuzla. Ancak ne siz gelebildiniz buralara ne de biz oralara… Ankara’da bulunmayı, dostlara kavuşmayı, onlarla kucaklaşmayı ne çok istemiştiniz. Meğer ne çok tanışınız, yareniniz, arkadaşınız varmış Ankara’da. Başta Remzi Ağabey, eski kuşaktan birçok yayıncıyı, edebiyatçı dostu arayıp hâl hatır sorduğunuzu bilirdim. Genç kuşaktan da bir hayli tanışınız olduğunu anlardım. Sizinle ilk tanıştığımız zamanların birinde Remzi Ağabey’e gitmiştim. Evlerimiz uzak sayılmazdı birbirine, her yayınlanan kitabımı mutlaka götürür; çalışkanlığımla takdir, dilbilgisi kurallarına pek kulak asmadığım için de uyarı alırdım kendisinden. Yine öyle bir uğrayışımda, ‘Gülümse’nin koca şairi de oradaydı. Birlikte çay içerken aramıştınız beni, onlarla da görüşmüştünüz. Dostlarla konuşmanın delikanlı mutluluğu yansımıştı seslerinize. Yaşadığım, anlatılması güç bir duyguydu. Ortak bir coğrafyadan kopmuş; farklı, uzun mecralarını geride bırakmış insanların, demlenmiş sohbetiydi tanık olduğum. Her görüşmemizde incelik gösterip yaşlı annemle de söyleşirdiniz. Annem Malatyalı, candan komşularını bulmuş gibi olurdu. Siz de ‘gülün dalında solması arapgir’i,‘ ‘unutulmuş bir kent gelir aklıma’ dizenizdeki taş konakları, cumbaları yıkılmış, ‘geceleri öksüz çocuk çığlığı’ şehri, ‘yuvası dağılmış kuşları’’ Ağın, Eğin dutlarını… Siz İstanbul’dan varıp gittiniz, bağbozumuna kaldınız, katıldınız, biz bugün olmuş; gidip de kurulu evimizin kapısını açmadık daha. Annem, biz çocuklarına okuduğu nazar duasını her konuşmamızda size de okurdu. Nezaketle dinler, kabul ederdiniz. Sizde ilk dikkatimi çeken özellik, nezaketiniz olmuştu. Nezaketinizin yanı sıra vefa duygunuz da çok yoğundu. Vefa, şiirinize sinmişti tüm derinliğiyle. Memleketiniz, dedeniz, anneniz, babanız, kardeşleriniz, eşiniz, kız evlat, erkek evlat için derin bir sevgi hissedilen şiirleriniz vardı kitabınızda. Bütün bu sevdiklerinizle birlikte Bedri Rahmi vardı, öğretmeniniz Yusuf Uludağ vardı… Kirkor Zohrap, Hrant Dink, Zehra Bilir, Mehmed Uzun, Aytaç Arman şiirlerinizi vefa ile adadığınız isimlerdi. Şiirinizde sevgiyle andınız arkadaşlarınızı, endişeyle sarmaya çalıştınız dostlarınızı felaketlerden, ‘sesin buğulu camdan yankılanıyor şimdi/mangalda yalnızlığı korun.’ Babası Almanya’da ölen bir işçi çocuğu için yazdığınız şiiri de okumuştum; hüzünle, hayranlıkla. Ne ırmaklar akardı dizelerinizde. Ne çok bağ bahçe ne çok Şepik, Çemişgezek, Arapgir… Sonrasında Diyarbakır, Hançepek… ‘hançer ucunda coğrafya,’ Sonrasında Üsküdar, Bağlarbaşı, Fıstıkağacı… Galata Köprüsü, vapur düdükleri, martılar… Sonrasında yaşam gailesi. Şiirler. Ne zaman şiirden, edebiyattan konuşsak sınıfsal bir temeli yoksa çok çabuk bir zemin kaybı yaşanacağından konuşurduk. Ben şimdi, bu konuşmalar arasında sizden ne çok şey öğrendiğimi fark ediyorum. Hiç doğrudan söylemeden, sadece tavırdan, duruştan öğrendiklerim bunlar. Birincisi, edebi değer taşıyan her tümceye her dizeye, saygı. Hiç dikkate almadığım nice yazardan, şairden öyle örnekler okurdunuz ki nasıl fark etmediğime yanardım. İkincisi ise bildiğimizi düşündüğümüz her konuyu derinlemesine bilmek rahatlığı. Hiçbir zaman kitabi konuşmazdınız. Hiç basmakalıp bir cümlenizi hatırlamam. Hepsi hayattan, yaşanmışlıktan, deneyimden ve bunları tertemiz bir yürekten süzerekten… Bazen de hayatın tam göbeğinden konuşurduk. Geçim derdinden. Zamansızlıktan. Kitap fiyatlarından. Yazmayı zorlaştıran ne çok şey vardı. Emeklilikten konuşurduk büyük salgın sonrasının getirdiği hastalıklardan. Günler öyle geldi geçti. Önce siz babanızı kaybettiniz sonra ben annemi. Siz başsağlığı için aradıktan sonra hastaneye kaldırıldınız, hastanede yatmakta olan hasta kuzenim, paylaşımımı görüp size iyilikler diledi. Olmadı. Önce sizi kaybettik sonra kuzenim Sıtkı Ağabeyimi. Sonra… Üç ayrı şiirinizdeki üç ayrı dize ile selamlamak istiyorum sizi, ‘yitik bir adanın son kuşuyum umudun ateşten gülü uzak tarlakuşları söylesin şimdi ağıdımı’ Yukarı Fırat Boylarını Güzel Abisi… Dilerim, rüzgâra karışır şiirleriniz. Dolaşır dilden dile. Yaşatır sizi genç şairlerin gönlünde. Ulaşır dünyadaki bütün iyi çocuklara… Fırat’a, Dicle’ye kavuşur, akar akabildiğince.

24 Nisan 2025 Perşembe

Fırat Kenarı

Ölümlerden ölüm beğen Samo.” Kederle, düşünceyle gidip silahlarını teslim etmişti… “Artık ava da gidemeyeceksin Samo. Kanatlı kapının üstüne astığın geyik başı, demek ki son avınmış. Ava gitmeyeceksin… İbo’nun Tutu’ndan öteye geçemeyeceksin… Fırat’ın kenarından bir daha yürümeyeceksin… Sarp yamaçlardan, yüksek uçurumlardan aşağılara, ovalara, çaylara uzun uzun bakamayacaksın… Atlarını gururla görücüye çıkardığın pazar, artık sana haram… Dağlara oduna, yaprak kırmaya da gidemeyeceksin… Dağda taşta kendini nasıl koruyacaksın ki silahsız? Kazaya bile gidemezsin artık. Nalbant Pazarı’ndan geçemeyeceksin. Beydağı’na uzaktan bakacaksın… “Yatacak yeriz olmaya.” Onların silahları toplanırken Gülağa, altında, Samo’nun kızıl Rüzgâr’ı, gaftan gafa hükmekmekte, köye de haber üzerine haber yollamaktaydı, “Yine geleceğim, geldiğimde tumanlarına kadar alacağım.” Köy bu sefer korkudan tir tir titriyordu. Civar köylere yaptıklarını onlara da yapar diye dehşete düşüyorlardı. Bazıları arkasından, Samo için, “Atlarını verse hepimiz kurtuluruz. Versinler malı mülkü... Ne olacak ki? Onlara ne dokunur? Mal mülk gani… Söylemedi demeyin, sırf onların yüzden başımız yanacak?” diye konuşarak dolaşıyordu sinsice, Söz kulağına gelince de, Mısto celaleniyordu, çıkıp açıkça soruyordu, “Ulan dağdan geldiniz de bağdakini mi kovuyorsunuz? Köyse, onların köyü… Altında oturduğuz dutu da onlar dikti, çeşmelere suyu da onlar getirdi. Gülağa da sadece ona gelmiyor, hepinize geliyor… Görmüyor musunuz? Bu iş bir başlarsa yangın, hepinizi yakar. " Ververan'da Bir Hüzzam Şarkı

18 Nisan 2025 Cuma

Kerametli Topraklardan

Kırk yıllık arkadaşlıktan, ŞD'den. Ay Dilbere Romanı üzerine bir yazı. Kerametli Topraklarda, Kerametli Sularda Geçen Bir Roman: Ay Dilbere “Uykuyla uyanıklık arasındaydı. İnmiş gözkapaklarının arasından, uzaklarda bir yer beliriyordu hayal meyal. Baktığı yerde bir kız çocuğu duruyordu. Kendisi gibiydi. Kendi çocukluğu. Bin bir renkte çiçekle donanmış, bin bir renkte kelebeklerin bulut halinde, çevresinde, şilanlardan bir çember gibi usulca dans ettiği, havanın, suyun toprağın güzel koktuğu dağlarda neşeyle, güzel giysileriyle koşup oynuyordu. Aynı gün batımı ışığı altındaydı. Koştu, oynadı, coştu, yoruldu. Durdu. Duruldu. Neşesi uçup gitti birden. Bedeni susuz kalmış bir çiçek gibi soldu. Boynu bükülüverdi. Sesini duyuyordu annesinin uzaktan. Canlandı. Annesi ona sesleniyor, ona doğru geliyordu. “ Yukarıdaki metni, Güven Tunç’un “Ay Dilbere(*)” adlı kitabından, Çariçe nam-ı diğer İpek Hanımın ağzından yazılan “Başşehir’de bir akşamüstü” bölümünden aldım. Yazar Tunç son kitabında, her yeri dağ, her yeri uçurum, her yeri su olan; derin uçurumların, karanlık vadilerin, geniş çayırların ve yüksek yaylaların arasından ve yarların dibinden akan çayların, derelerin, pınarların kısacası bereketiyle büyük, cüssesiyle küçük aceleci suların diyarından; “Jar u Diyar”dan, “Dersim”den –adeta- bir masal anlatıyor bize; “Haldir! Haldir! Halimiz yamandır” diyerek. “Bak unutuyorsun her şeyi artık. Bak bize suları unutturuyorlar.” Acının, kanırt(ıl)maların, -zorla- kopar(t)ılmaların, ayrı bırak(ıl)maların yaşandığı; yüreklerde açılan yaralardaki cerahatin durmaksızın aktığı, göçlerin, ölümlerin, kıyım(lar)ın olduğu; unut(tur)ulma ve sus(turul)maların diyarı olan bu coğrafyada doğan Çariçe (İpek) ve Hesen adlı iki(z) kardeş, romanın kahramanları. Birbirinden ayrı düş(ürül)müş bu kardeşler. Çariçe başşehir’de bir aileye evlat edindirilmiş çocukken; mecburiyetten, hastalıktan. Okutulmuş, öğretmen olmuş. Yaşı –epeyce- kemale erdiğinde yaşamını huzurevinde sürdürmeyi tercih eden, suskun –ahh, bir konuşabilse- , -Hesen’e de- küskün bir kadın. Ama… “Eli elimde olsun, kapı kapı dilenek” Harde Dewres’te kalmış, Hesen. Bacısı tek bir acı yaşarken Hesen; aç, acılı, çaresiz, (u)mutsuz, ıssız zamanlar geçirmiş. Zerife’si her dem yanında olsa da. Çocuklarından torunları olmuş. Kocamışlar birlikte ama... İşte bu “ama” kahretmiş, onu hep. Kuzey yarım kürede bahar gündönümünde, Mart dokuzunda başlayan AY DİLBERE” romanı, kış gündönümünde Aralık yirmi birde bitiyor. Bu süreçte “April 5’i”, “Ülker Doğumu Fırtınası”, “Kızıl Erik”, “Turna Geçimi” ve “Koç Katımı” Fırtınaları yaşanıyor, “Hızır Günleri” başlayıp bitiyor, “Kiraz Bolluğu Zamanı” yaşanıyor, “Ayam Buhur Günleri” başlayıp bitiyor, bağlar bozuluyorken iki farklı coğrafyada yaşamını sürdüren iki(z) kardeşin hayatında da mevsimler değişiyor, ama… Dünya uykusuna yatmadan önce bacısının eli elinde olsun diye, kapı kapı dilenmeye razı olan Hesen bu süreçte tek bir şey istiyor, ama... Roman ağırlıklı olarak bu “ama” üzerine kurgulanmış. Kitaptan… “Ah benim bacım! Yalnız, kimsesiz kalacaksın? Bunu kendine yapacaksın? Cigeram! Ah cigeram! Sevdadır bu dünyanın özü. Sevdadır, candır, cigerdir, muhabbet edecek dosttur, yoldaştır. Onlar olmazsa ben ne yapayım hayatı? İnsan özüne sevgisiz yaşayabilir? Serpilir yetişir? Bir gönül; sevgiyle adanmışsa eğer, kıymetlidir. Sevgisiz adanırsa, nereye akacağı belirsiz bir sel… Cigeram, bilir misin kio kadar ayrıdır birbirinden. Biri barışa götürürken biri zulme geçit verir. Ruh da, beden de sevgiyle akar canem. Bütün kainat sevgiyle döner.” demiş her dem, Hesen. İçinden, dışından -sessizce- haykırmış, bacısına: “Derviş Toprağı da seni sevgiyle bekliyor. Gel artık…” Üretken bir yazar Güven Tunç. Son romanı “ayaz”a dair. Okuyup bitirdiğinizde -bir şekilde- gözlerinizin gökyüzü laciverti ile yeryüzünün buz beyazı parlaklığının sizi teslim olacak ve üzerinize ‘karanfilli elma’ kokusu sinecek. Tunç, son kitabı “Ay Dilbere” ile okurunu “Bir tek Leyl ü Nehar’da oluşan o rengarenk dönüşüme” davet ediyor. Güven Tunç Kimdir? 1958 doğumlu. Sosyal Hizmetler Akademisi'ni 1980’de bitirdi. Sosyal Hizmet Uzmanı. Sosyal Hizmetler ve Çocuk Esirgeme Kurumu Genel Müdürlüğünde çalıştı. Emekli. ESERLERİ: Gökyüzünü Arayan Mavi. Alan Yayınevi. 1992, Şehrin Zulası: Ankara Kalesi. (yazarlarından biri) İletişim Yayınevi, 2005 Elim Sende. Akademi Matbaası. 2009 Bir Aşk, Bir Hayat, Bir Şehir. Dipnot Yayınevi.2011 Sen Çok Yaşa Babaanne. Ürün Yayınları.2013. Ververan’da Bir Hüzzam Şarkı. Ürün Yayınları. 2019 Ay Dilbere. KKM Yayınları. 2024. (*)Kitap adını Ay Dilberé şarkısından almıştır. Şarkının sözleri Kürt yazar Feqiyê Teyran‘a, müziği ise Aram Tigran‘a aittir.

Ah Ara!

11 Nisan 2025 Cuma

Ververan'da Bir Hüzzam Şarkı romanı üzerine

Ververan’da Bir Hüzzam Şarkı Destansı bir Epik öyküsü var mı? yok. Var tabii ki. Destansı bir anlatım. Var. Aşırı bir duygu yoğunluğu görülüyor mu? Hayır..! Duygu var. Hem de yoğun. Cinsellik sezinliyor musunuz ? Kapıdan geçmemiş... Ama aşk var. Derinden bir aşk. Güzel anlatılmış bir aşk. Ama ne hikmetse ; elinize aldığınızda bitirinceye kadar elinizden bırakamayacağınız gerçek bir yaşanmışlık öyküsünün ustaca kurgulanmış akışkan bir olay örgüsü var... Öyle. Akışkan. Merak uyandırıcı. Biraz karışık ve çok karakterli. Yüz yıllık yaşanmışlıklar. Dikkatle okunmadı mı ipin ucu kaçıyor. Ve ayrıca vesvese yaratmayacak yalın arı ve duru bir dille anlatılmış olması, hadiseyi daha ilk paragraflarda benimsetip, kitapla bütünleştiriyor. Yazarın ilk roman denemesinde göstediği bu ezgi ağıt türkü tadındaki şiirsel anlatım ustalığının devamı, yazın dağırcığımızı dolduracak niteliktedir. İşlenen konunun, bu coğrafyada yaşanmış yokluk ve acılarla dolu “toplumsal gerçekci” sorunsalının sosyolojisine hiç girmiyorum... Yolun açık olsun Müjgan(!) Müjgan teşekkür eder. E. G. ve M. ve G.

9 Nisan 2025 Çarşamba

Güven Tunç ile Söyleşi/Aziz Şeker/Sosyalhizmetuzmani

Güven TUNÇ ile Edebiyat ve Sosyal Hizmet Üzerine Bir Söyleşi (2023) Güven Tunç, Sosyal Hizmetler Akademisinde okudu. Yazmaya; "Gökyüzünü Arayan Mavi" adlı bir öykü kitabı ile başladı. Çocuklar için yazdığı; "Benim Haklarım" ve "Bir Anadolu Masalı" adlı iki kitapçık ve "Elimsende-Benim Haklarım Annemin Hakları Dünyamın Hakları" adlı bir kitabı ile öykülerden oluşan "Sonbaharda Körebe" adlı bir e-kitabı bulunuyor. "Şehrin Zulası-Ankara Kalesi" adlı kitabın yazarlarından biri. 2011'de "Bir Aşk Bir Hayat Bir Şehir-Ankara'nın Mekânları Zamanları İnsanları" ile 2014 başında ise “Sen Çok Yaşa Babaanne” adlı kitabı yayımlandı. Son kitap bir roman, "Ververan'da Bir Hüzzam Şarkı"… aynı zamanda meslektaşım… Yazarak, hayata dokunmaya devam ediyor… Aziz ŞEKER: Merhabalar, bizi kırmayarak bu söyleşiyi gerçekleştirmeye olanak tanıdığınız için öncelikle teşekkür ederiz. Sizi tanıyabilir miyiz? Güven TUNÇ: Aziz ŞEKER: Edebiyat alanında eserler verdiğinizi ve bu anlamda çalışmalarınızı sürdürdüğünüzü biliyoruz, söyleşide o kısma geçmeden önce, mesleğinizle ilgili sormak istiyorum. Sosyal hizmet/sosyal çalışma eğitimi aldığınızı biliyoruz. İnsanı en büyük değer gören bir mesleğin aynı zamanda eyleyenisiniz. Meslekle olan tanışıklığınız, başka bir ifadeyle meslek maceranız hakkındaki deneyiminizi/görüşlerinizi bizimle paylaşır mısınız? Güven TUNÇ:Mavi" adlı bir öykü kitabı ile başladı. Çocuklar için yazdığı; "Benim Haklarım" ve "Bir Anadolu Masalı" adlı iki kitapçık ve "Elimsende-Benim Haklarım Annemin Hakları Dünyamın Hakları" adlı bir kitabı ile öykülerden oluşan "Sonbaharda Körebe" adlı bir e-kitabı bulunuyor. "Şehrin Zulası-Ankara Kalesi" adlı kitabın yazarlarından biri. 2011'de "Bir Aşk Bir Hayat Bir Şehir-Ankara'nın Mekânları Zamanları İnsanları" ile 2014 başında ise “Sen Çok Yaşa Babaanne” adlı kitabı yayımlandı. Son kitap bir roman, "Ververan'da Bir Hüzzam Şarkı"… aynı zamanda meslektaşım… Yazarak, hayata dokunmaya devam ediyor… Aziz ŞEKER: Merhabalar, bizi kırmayarak bu söyleşiyi gerçekleştirmeye olanak tanıdığınız için öncelikle teşekkür ederiz. Sizi tanıyabilir miyiz? Güven TUNÇ: Aziz ŞEKER: Edebiyat alanında eserler verdiğinizi ve bu anlamda çalışmalarınızı sürdürdüğünüzü biliyoruz, söyleşide o kısma geçmeden önce, mesleğinizle ilgili sormak istiyorum. Sosyal hizmet/sosyal çalışma eğitimi aldığınızı biliyoruz. İnsanı en büyük değer gören bir mesleğin aynı zamanda eyleyenisiniz. Meslekle olan tanışıklığınız, başka bir ifadeyle meslek maceranız hakkındaki deneyiminizi/görüşlerinizi bizimle paylaşır mısınız? Güven TUNÇ: Aziz ŞEKER: İnsan onur ve haysiyetini en yüksek değer olarak gören sosyal hizmetin, edebiyatla da ilişkisi bu değerler noktasında kesişmiyor mu sizce? Sonuçta her ikisi de insanla başlıyor, insanı dert ediniyor… Bu açıdan bakıldığında edebiyatta/yapıtlarda olması gereken değerler açısından neler söylemek istersiniz? Güven TUNÇ: Aziz ŞEKER: Yine mesleğe dönelim… Sosyal hizmetin günümüz koşullarındaki imajı hakkındaki düşünceleriniz? Olması gerektiği yere geldi mi ya da neden gelemedi? Açıkçası Ülkenin reel sosyal sorunları konusunda sosyal hizmet yeterince etkin mi? Nasıl bir paradigmaya sahip olması gerekir sosyal hizmetin, ülkenin yapısal sorunları haline gelmiş olan yoksulluk, kadına yönelik şiddet, işsizlik, göç, çocuk gelinler, sosyal dışlanma vb sorunların çözümü konusunda? Güven TUNÇ: Aziz ŞEKER: Edebiyat-sosyal hizmet ilişkisini nasıl ele alıyorsunuz, buradan hareketle sosyal hizmet öğrencilerine, meslek elemanlarına, akademisyenlerine edebiyat söz konusu olduğunda neler söylemek istersiniz? Güven TUNÇ: Aziz ŞEKER: Yapıtlarınızdan biraz söz eder misiniz? Hangi konular etrafında okurunuza sesleniyorsunuz? Güven TUNÇ: Aziz ŞEKER: Son çalışmanız yanılmıyorsam bir roman. Bende olan son çalışmanız desem daha doğru olur: “Ververan’da Bir Hüzzam Şarkı.” Roman, yeni yapıtlara doğru yola alacağınızı hissettiriyor. Okuduğumda bende oluşan duygu bu idi. Var mı yeni çalışmalar? Güven TUNÇ: Aziz ŞEKER: Toplumsal cinsiyet normlarının hâkim olduğu, sırtını Ortadoğu’ya yaslamış bir coğrafyada yaşıyoruz. Kamusal alanın birçok yüzünde ataerkil yapı egemen. Toplumsal cinsiyet açısından bakıldığında edebiyatta da uzun bir dönem eril söylemin baskın olduğu görülür. Yazarlar açısından da bu böyledir, roman kahramanları açısından da. Ne yazık ki, kadın ikincil kılınmaktadır. Evet, bir roman kadın yazarı olarak yazma uğraşınızda yaşadığınız sıkıntılar oldu mu? Yazarlığı düşünen kadınlara neler önerirsiniz? Güven TUNÇ: Aziz ŞEKER: Toplumsal eşitsizliklerin yoğun yaşandığı bir dünyanın sakinleriyiz. Mutlu azınlığın karşısında giderek büyüyen bir yoksul kitlesi yaşam mücadelesi veriyor. Küreselleşmeyle de birlikte yeni risklere açık bir insanlığın, sorunlarıyla nasıl mücadele etmesi gerektiği tartışıla geliyor. Bu çerçeveden bakıldığında gelecekteki toplum öngörünüzü okurlarımızla paylaşabilir misiniz? Güven TUNÇ: Aziz ŞEKER: Sorularımıza verdiğiniz yanıtlar için en dileklerimizle sevgilerimizi sunar, teşekkür ederiz. Mavi" adlı bir öykü kitabı ile başladı. Çocuklar için yazdığı; "Benim Haklarım" ve "Bir Anadolu Masalı" adlı iki kitapçık ve "Elimsende-Benim Haklarım Annemin Hakları Dünyamın Hakları" adlı bir kitabı ile öykülerden oluşan "Sonbaharda Körebe" adlı bir e-kitabı bulunuyor. "Şehrin Zulası-Ankara Kalesi" adlı kitabın yazarlarından biri. 2011'de "Bir Aşk Bir Hayat Bir Şehir-Ankara'nın Mekânları Zamanları İnsanları" ile 2014 başında ise “Sen Çok Yaşa Babaanne” adlı kitabı yayımlandı. Son kitap bir roman, "Ververan'da Bir Hüzzam Şarkı"… aynı zamanda meslektaşım… Yazarak, hayata dokunmaya devam ediyor… Aziz ŞEKER: Merhabalar, bizi kırmayarak bu söyleşiyi gerçekleştirmeye olanak tanıdığınız için öncelikle teşekkür ederiz. Sizi tanıyabilir miyiz? Güven TUNÇ: Aziz ŞEKER: Edebiyat alanında eserler verdiğinizi ve bu anlamda çalışmalarınızı sürdürdüğünüzü biliyoruz, söyleşide o kısma geçmeden önce, mesleğinizle ilgili sormak istiyorum. Sosyal hizmet/sosyal çalışma eğitimi aldığınızı biliyoruz. İnsanı en büyük değer gören bir mesleğin aynı zamanda eyleyenisiniz. Meslekle olan tanışıklığınız, başka bir ifadeyle meslek maceranız hakkındaki deneyiminizi/görüşlerinizi bizimle paylaşır mısınız? Güven TUNÇ: Aziz ŞEKER: İnsan onur ve haysiyetini en yüksek değer olarak gören sosyal hizmetin, edebiyatla da ilişkisi bu değerler noktasında kesişmiyor mu sizce? Sonuçta her ikisi de insanla başlıyor, insanı dert ediniyor… Bu açıdan bakıldığında edebiyatta/yapıtlarda olması gereken değerler açısından neler söylemek istersiniz? Güven TUNÇ: Aziz ŞEKER: Yine mesleğe dönelim… Sosyal hizmetin günümüz koşullarındaki imajı hakkındaki düşünceleriniz? Olması gerektiği yere geldi mi ya da neden gelemedi? Açıkçası Ülkenin reel sosyal sorunları konusunda sosyal hizmet yeterince etkin mi? Nasıl bir paradigmaya sahip olması gerekir sosyal hizmetin, ülkenin yapısal sorunları haline gelmiş olan yoksulluk, kadına yönelik şiddet, işsizlik, göç, çocuk gelinler, sosyal dışlanma vb sorunların çözümü konusunda? Güven TUNÇ: Aziz ŞEKER: Edebiyat-sosyal hizmet ilişkisini nasıl ele alıyorsunuz, buradan hareketle sosyal hizmet öğrencilerine, meslek elemanlarına, akademisyenlerine edebiyat söz konusu olduğunda neler söylemek istersiniz? Güven TUNÇ: Aziz ŞEKER: Yapıtlarınızdan biraz söz eder misiniz? Hangi konular etrafında okurunuza sesleniyorsunuz? Güven TUNÇ: Aziz ŞEKER: Son çalışmanız yanılmıyorsam bir roman. Bende olan son çalışmanız desem daha doğru olur: “Ververan’da Bir Hüzzam Şarkı.” Roman, yeni yapıtlara doğru yola alacağınızı hissettiriyor. Okuduğumda bende oluşan duygu bu idi. Var mı yeni çalışmalar? Güven TUNÇ: Aziz ŞEKER: Toplumsal cinsiyet normlarının hâkim olduğu, sırtını Ortadoğu’ya yaslamış bir coğrafyada yaşıyoruz. Kamusal alanın birçok yüzünde ataerkil yapı egemen. Toplumsal cinsiyet açısından bakıldığında edebiyatta da uzun bir dönem eril söylemin baskın olduğu görülür. Yazarlar açısından da bu böyledir, roman kahramanları açısından da. Ne yazık ki, kadın ikincil kılınmaktadır. Evet, bir roman kadın yazarı olarak yazma uğraşınızda yaşadığınız sıkıntılar oldu mu? Yazarlığı düşünen kadınlara neler önerirsiniz? Güven TUNÇ: Aziz ŞEKER: Toplumsal eşitsizliklerin yoğun yaşandığı bir dünyanın sakinleriyiz. Mutlu azınlığın karşısında giderek büyüyen bir yoksul kitlesi yaşam mücadelesi veriyor. Küreselleşmeyle de birlikte yeni risklere açık bir insanlığın, sorunlarıyla nasıl mücadele etmesi gerektiği tartışıla geliyor. Bu çerçeveden bakıldığında gelecekteki toplum öngörünüzü okurlarımızla paylaşabilir misiniz? Güven TUNÇ: Aziz ŞEKER: Sorularımıza verdiğiniz yanıtlar için en dileklerimizle sevgilerimizi sunar, teşekkür ederiz.

Güven Tunç ile Söyleşi/sosyal hizmet magazin

8 Nisan 2025 Salı

Ay Dilbere romanı üzerine/ Ali Erkan Güneri

GÜVEN TUNÇ - AY DİLBERE (*) “Bir tarih sanki gözlerimin önünden akıp giden, Geçmiş günleriniz, iki, üç, beş oluşunuz, birken Oğullar, kızlar, yavrularınız, yaşadıklarınız. Aklıma bugünü hazırlamanız geliyor dünden” (**) Kasım 2024’te yeni bir kitapla çıktı karşımıza Güven Tunç. 1958 Erzincan doğumlu olan yazarımız Sosyal Hizmetler Akademisi 1980 yılı mezunudur. Yaşamını Ankara’da sürdürmektedir. Yazarın basılmış diğer eserleri: Gökyüzünü Arayan Mavi, Alan Yayınevi, 1992. Şehrin Zulası Ankara Kalesi (ortak yazar), İletişim Yayınevi, 2005, Elimsende-Akademi Matbaası, 2009. Bir Aşk Bir Hayat Bir Şehir, Dipnot Yayınevi, 2011. Sen Çok Yaşa Babaanne-Ürün Yayınları, 2013. Ververan’da Bir Hüzzam Şarkı, Ürün Yayınları, 2019. “Gelmekte olan güneşin tutuşturduğu kızıllıktan hayat dolu bir şafak söküyor.” (s. 11) İşte bu şafakla başlıyoruz romana. Sanki bir fotoğraf gibi geliyor gerçekler gözümün önüne… Güven Tunç dört kuşağı ele alıp anlattığı “Ay Dilbere”sini “Ya Hızır” deyip salmış memlekete/vatana; oradan kentlere, şehirlere. O gözeleri, akan suları, gümleyen suları, şelaleleri, esen rüzgârları, fırtına ile savura savura vermiş; yönlendirmiş yüreğimize doğru başarıyla… O çapraz bağlantıları, insanlığı, Doğu’yu, Batı’yı, dünyayı gösteriyor okuyucuya… “Âdem ile Havva’nın… dünyada ayak bastıkları ilk yer… İlk buğday ilk arpa ilk nar ilk elma ilk aşk… ilk aşk şiiri… ilk karanfilli elma” (s. 14) “Uzun yürüyüş” böyle başlıyor. Acılarla örülmüş, örtülmüş “tehcir”, sürgün günlerine günümüzden bakmak da aynı acıları yaşatıyor insana. Bugün baktığımızda yalnız kalan canlar; bırakılan, savrulan o azgın sularla bir yerlere dağılan insanların acıları, mutlulukları, umutları günümüz koşullarında yoğrulup verilmiş drajeler hâlinde. Herkes ayrı ayrı yaşasa da… Yudum yudum içiyorsunuz ama boğazınızda tıkanıyor su oysa kitap su gibi akıyor, acılar takılıp kalıyor boğazınıza. Tıpkı ikizini özleyen kahramanımız “Hesen” gibi. “Hesen daha çok kendisiyle konuşurdu… bacısıyla konuşurdu... Çocuklarıyla, akrabalarıyla, keçiyle, kuzuyla, yağmurla, karla, rüzgârla, taşla, canlı cansız tüm varlıklarla konuşurdu.” (s. 20) Bulaşıcı mıdır ne? Ben de başladım kendimle konuşmaya, “Ay Dilbere” ile konuşmaya, yokluğunda yazar Güven Tunç’la konuşmaya, arada bir de Hesen’le… “Mayınlar, dikenli teller olmasa da bu geçilmezlik, o şehre dağlardan bakan insanın yüzüne öylesine keskin ve aşağılayıcı çarpıyordu ki nefesi boğazında kesiliyordu.” (s. 22) “Derin bir nefes aldı. Bir daha bir daha bir daha… Toprak kokusuydu bu! Çiğdem mi? Kardelen mi? Nergis mi? Sümbül mü? Kekik mi? Ne kokuyorsa baş döndürücü kokuyordu… Kanla karışmış bu toprak nasıl kan değil de böyle kokabilirdi?” (s. 23) Gümbür gümbür akan sular almış yazarımızı rüzgârlar eşliğinde fırtınalarla bir kente, bir dağlara savurmuş. O da muhteşem savrulmalarla bizleri o mis gibi kokan dağların toprağından alıp ilaç kokan huzurevinin boş koridorlarında dolaştırıyor. Hepsi yudum yudum sudur billur kadehlerle, bülbül seslerinde, yılan ıslıklarında; nergis, sümbül kokularında; kanla yıkanmış topraklarda... “Tehcir” “Zorunlu Göç”, “Sürgün”… Adına ne derseniz deyin acıların kol gezdiği, akıl almaz günler sonunda yurtlarından olan, yaşadıkları yerleri terk etmek zorunda kalan kuşaktan arta kalan insanlar, bu gidenlerin yaşadıklarını görüp bir şekilde oradan kaçıp dönenlerle oralarda yaşayan ikinci kuşak ve kentlere, büyük şehirlere giden, göçen 3. kuşak insanları ve orada en son 4. kuşak… Hepsi yurt hasretiyle tutuşan, yaşamın acılarıyla hemhal olmuş insanlar işleniyor bu romanda çağdaş bir bakışla. Bağlantılı olarak da kent hayatında hukuk büroları, sinema, ödüllü belgeseller, festivaller ve huzurevleri; çalışanları, üretenleri ile yer alıyor. Bu etkileşimi, bu kurguyu yan ögelerle besleyerek merak uyandıran yazar, çağımızdan geriye bakarak hepsini birbirine bağlamış. Yazar, romanı ayrı ayrı bölümler ve başlıklar hâlinde irdeleyerek yol alıyor. Bölümler adını aldığı fırtınalar, rüzgârlarla örülmüş. Ateş, su, toprak, hava, kadın, aşkla işlenmiş. Her işin başı olan aşkla, sevdayla... Bu yöntem okuyucuya büyük kolaylık sağlıyor, rahat okumasına yardımcı oluyor, eşlik ediyor yazar okura. Aklınıza takılan sorulara anında ya da sonraki bölümlerde yeterli cevabı bulabiliyorsunuz. Güven Tunç, ilmek ilmek bir kanaviçe işler gibi insanı işlemiş “Ay Dilbere”de. Bir yazar olarak üzerine düşen tarihi görevini yerine getirmiş, diğer taraftan bir sosyal hizmet uzmanı olarak mesleki yaklaşımını da kendisine tamamıyla katıldığım şekilde yansıtmış. Bu tavrıyla beni bir insan olarak o vatana, o dağlara, o göl gibi dingin ovalara, o dut ağaçlarına, turnaların peşine aldı götürdü bir seherin yelinde; yetmezmiş gibi bir meslek elemanı olarak da aldı huzurevi nöbetlerime, bir çariçenin peşine götürdü. Aynı duygular, aynı yaklaşımlar ve yaşanmışlıklarla… Buralarda insan olmakla buluştuk tıpkı Hakan’ın söylediği gibi o yerde… Romanda Sosyal Hizmet Uzmanı Hakan için “yaşlıları seviyordu Hakan. Yuvalardayken çocukları, yurtlarda görevliyken gençleri sevdiği gibi. İnsanı seviyordu aslında. Hocalarının dediği gibi mesleği seviyordu insandan dolayı.” (s. 68) Başka türlüsü olabilir mi? Bir insanlık dersi daha. Ve aşk! Ve savaş! Şehirde yaşayan Hesen’in kızı Asya, yeğenini sakinleştirmeye çalışırken kendi kendine anasıyla konuşur: “Ah anne! Hep söylüyorsun ‘sana kötülük yapana kızma öfkelenme’ diye. ‘… kin insanın kalbini karartır. Sen Hızır’a havale et. Düzgün Baba’ya bırak… Sen yola bak. Bizim yolumuz var. Yoksa biz nasıl dayanabilirdik o büyük kırıma? O kırımdan nasıl çıkabilirdik?’ diye dersin” (s. 44) Çözüm yolunu bulur rüzgârların savurduğu sokaklardan savaşlarda yaşanan aşktan oluşturduğu senaryodan Asya: “Bazı yerler var ki oralar savaşın en görülebilir sivil hali. Güya sivil hali tabii. Aslında cepheden beter belki”… “Bazen hakikat, hayal dünyasının yetemediği bir gerçeklilikle ve zenginlikle yaşanır.” (s. 62) der. Aşkın ve savaşın birleştiği yerlerden devam ederek. “… Kadının ruhunda aşkla birlikte, dünyamızı daha yaşanır kılacak ne güneşler doğar.” (s. 63) “Dünya öküzün boynunda durur derler ya… Aslında bir kadının kalbindeki aşkın yörüngesinde durur. Kalbindeki temiz duyguların ışığından doğar.” (s. 64) Analardır insanı insan eden. Akıldan çıkarlar mı hiç? Ya baba? Baba Hesen de “En özgür canlılar değil midir bizde kadınlar? Bir de yalnızlarsa… Bilirsin… Onlar ceylanlar gibi, onlar rüzgârlar gibi, onlar akıp giden sular gibi özgür ve uludur. Kutsalımızdır…” (s. 82) diyerek oralarda onlara kimsenin dokunamayacağını belirtir. "Ay Dilbere”de Güven Tunç bugünden geçmişe bakarken seçtiği, kendine has sözcükler ve betimlemelerle okuyucuya çok güzel çekilmiş bir fotoğraf sunuyor. Okuyucu olarak fotoğrafı izlemekten ziyade etkileyici, insanı sarsan bir filmi izliyor hissine kapılıyoruz. Bizim de kalbimiz Deniz’in “kırık kalbi” gibi “tüm ince yerlerinden kanıyordu”… Kitap hakkında genel hatlarıyla bir bilgi sundum sizlere. Okuduğunuzda bana hak vereceğinizi biliyorum. Hep birlikte de Güven Tunç’u anlamış olacağız kanısındayım. Tarihe olan saygısını bize fırtınalar, çağlayan sular eşliğinde aşkla çarpıcı sahneleri olan, etkileyici bir film sunulmuş gibi bıraktım elimden “Ay Dilbere”yi “Ya Hızır” diyerek. “Sen yola bak. Bizim yolumuz var.” diyor ya Zerife. Sen de o yola bak. “Ay Dilbere”nin yolu da açık olsun Güven Tunç… Ali Erkan Güneri / 30 Kasım 2024 (*) Ay Dilbere, Roman, KKM Yayınları, 1. Baskı, Kasım 2024, 224 sayfa (**) “Bir Günü Daha Yaşamak” adlı şiirimden alınmıştır.

20 Mart 2025 Perşembe

Bahar Gündönümü / Ay Dilbere / Giriş

"KUZEY YARIM KÜRE BAHAR GÜNDÖNÜMÜ MART DOKUZU 1. SU 21 Mart. Tan atımı. Yukarı Fırat Havzası / Batıucu Platosu. Ezeli suların, kutsal dağların ve eteklerinde uzanan geniş, kerim ve bereketli ovaların güzel diyarı... Bu güzel diyardaki olağanüstü bir mevsim geçişi. Yeryüzünün özel yaratılmış bölgelerinden birinde, yeni bir yıla uyanışın görkemli gecesi... Yukarı Fırat Havzasının geniş, ferah batıucu platosunda, bin bir yıldır yinelenen gün dönümü dansının bütün yörede yaşanacağı bir Leyl ü nehar… Bir tek gündüzle gecenin eşit olduğu, bir tek o leyl ü neharda oluşan o büyük o inanılmaz o rengârenk dönüşüm… Burası kutsal sırlarla bezenmiş dağlar yurdu. Bu dağlardan, üç bin metre yükseklikten, vakarla; uzak denizleri, çölleri, vahaları, şehirleri, neredeyse yeryüzünü ve ruhunu kuşbakışı seyredebilen, bilen ve hissedebilen kadını, ihtiyarı, çocuğu, toprağı, suyu ve ateşi ile bir başka coğrafya… Zirveleri gökyüzüne ulaşan, gölgesi birbirinin üzerine düşen, yüksek, sarp, kayalık dağların ülkesi… Kendini bu dağların içinde koruyan derin derin vadilerin, dibi görünmez uçurumların, yüksek yüksek düzlüklerin… Debisi yüksek suların… Bir zamanlar eteklerinde uzanan geniş geniş ovalarda kurulu, şimdilerde kendisinden kopmuş, gitmiş, el olmuş, kaç kez yıkılmış kaç kez imar edilmiş, beş koca şehrin…" Roman böyle başlıyor... Ay Dilbere... Nevruz, Nevrozi, Newroz, Nevroz kutlu olsun