7 Mayıs 2025 Çarşamba
O Son Görüşme/Öykü
O SON GÖRÜŞME
Kış akşamı... Ankara caddeleri ıssız... Korona zamanları... Acayip bir rüzgâr... Üç gündür kontrollü yasak nedeniyle ayak değmediği için üst üste yağan yığılan kar, sıfırın altına düşen sıcaklıktan tozlaşmış. Tozlar. akşam üstü başlayan acayip rüzgârla oradan oraya savrulduğundan göz gözü görmüyor.
Oğuz, Aydın, Rafet ve Halim... Havaya ve yasağa inat, sadece kendileri için açılmış bir küçük lokantanın loşluğunda oturmuş, huzur içinde demleniyorlar. Pandemi nedeni ile her yer kapalı. Her yer... Akşam alacasında, sokaklarda, insanlar yok denecek kadar az, arabalar tek tük, caddelerde ses soluk kesilmiş...
DilTarih’ten yirmi küsur yıl önce mezun olmuş üç arkadaş; Oğuz, Halim ve Rafet, o kadar yıldır birbirinden kopmamış hiç. Ne olursa olsun beş altı ayda bir mutlaka bir araya gelmişler. Ölümleri, düğünleri atlamamışlar. Dertleşmeyi, paylaşmayı bırakmamışlar.
Bu geceki de öyle bir yemek. Halim, Eskişehir’den, Rafet, Yozgat’tan, macera olsun diye sağlık kontrolü diye uydurup gelmiş. Gelir gelmez de yasağa yakalanmış, misafirhanede mahsur kalmışlar. Oğuz gitmiş kurtarmış. Ertesi sabaha da seyahat iznini halletmiş, evlerine dönebilecekler.
Şehirdeki son akşamlarında bu kuytudaki lokantaya sığınmış, ısınmışlar... Şöyle çorbasından pilavına, salatasından kebabına güzel bir yemek yemiş, üstüne çay içip, şerbeti aka aka baklava yemekteler. Dışarıdaki havaya bakıp bakıp, "İyi ki buluşmuşuz birader" deyip deyip çayları tazeletiyorlar... Hepsine tatlı bir rehavet çökmüş... Ama muhabbet hâlâ çok iyi... Hatta dibi... Anılar, özellikle okul ve kazı anıları, misaller, meseller, söylenceler, gençlikten kalma şiirler gırla... Ah o şiirler! O asi yıllar, aşklar ayrılıklar, hasretler... Kimse yerinden kalkmak istemiyor... Kalkıp, gündelik sıkıntıları yüklenmek o yük altında bastırılmak, hayatın tatsız, sorumluluk dolu koşturmasına katılmak istemiyor. Sanki hâlâ öğrenciler.
Oğuz'un telefonu, tam da bu zamanda çalıyor. Açıp, kısa bir süre dinleyip, ciddiyetle; "Ablalardan birini bul hemen!" diyor. “Ben de geliyorum.” Ve gitmek için hızlıca toparlanıyor. Halim’in ağzından bir, “Haydaaa!” nidası fırlıyor ama o saatten sonra kimse oralı olmuyor. Telefon gelmiş bir kere. Bu gidişler biliniyor.
Büyü bozulmuş... Masadakiler bu telefonların aciliyetini çok yaşamış.Aydın ondan da önce ayaklanmış.Tadı kaçıyor hepsinin. Bir telefon ile tutkulu gençlikleri, öğrencilik şımarıklıkları ellerinden alınmış ansızın. Yapacak bir şey yok. Halim ile Rafet de kalkmak için yetkiniyor.
Oğuz telefonunu, arabanın anahtarını, çakmağını, sigara paketini toparlama derdinde. Aydın çoktan paltosunu sırtına geçirmiş. Neredeyse koşacak.
Oğuz,aceleyle istediği hesabın parasını ve gece onda kalacakları için evin anahtarını masaya koyup bir kuru, “Hoşçakal,” ile çıkıp gidiyor. Aydın topuklamış bile.
Kalanlar, masada, muhabbetin ortasında aniden terk edilmenin burukluğu içindeler. Halim bir yandan ağır ağır atkısını boynuna sararken, “Haydaaa!” demeyi sürdürüyor ve ekliyor.
"Rafo senin de dikkatini çekti mi? Bu Oğuz geçenlerde, bir telefonda daha, "Bir kadın bulun," diye yanıtlayıp kalktı hemen.”
Rafet, dalgacı,
“Ne oluyor sence?”
"Ne bileyim arkadaş."
"Hani diyorum?"
“Ne diyorsun?"
"Hani?"
“Ulan Rafo! Yine dalga derdindesin. Kız meselesi olsa böyle mi söyler oğlum? Sen iyice yaşlandın. Uçuyorsun! İçme bu kadar. İçme!"
"Tamam ya! Tamam! Gidelim biz de o zaman. Ayaklarım çok şişmiş zaten. Biraz uzanalım."
Ramazan gözünü yoldan ayırmadan bir yandan yüz yirmi, yüz kırkla sürdüğü arabaya hâkim olmaya, bir yandan, "Ambulans nerede kaldı? Ardımızdan yetişmeliydi" derdindeyken Furkan’a da laf anlatmaya çalışıyordu. Furkan da mübarek, yola çıktıklarından bu yana dur durak bilmeden söyleniyordu.
"'Kadınlardan çağırın' dedi yine değil mi?”
"Ne diyecekti başka baboş?"
“Şimdi bu havada, başka işimiz yok, o baş belası kadınlardan bulup getirmeye uğraşacağız değil mi?”
“Aman korkma! Sana bırakmam hiç. Aradım ben.”
“Sanki başka işimiz yok?”
Artık sahiden sabrı tükenmekte olan Ramazan, her tepesi attığında tizleşen sesiyle,
"Bana bak! İşimiz neymiş bizim?”
"Abi bak bu kadınlar sonradan çok başa bela oluyor!"
"Oluyorsa oluyor! Bize ne abicim."
"'Oluyorsa oluyor!' diyorsun da hiç denk gelmedin mi bunlara? Adamı perişan ediyorlar... Hiç
susmuyorlar hiç durmuyorlar... 8 Mart yaklaşıyor ya, bak gör, erkeklerden daha beter zorluk çıkarıyorlar. Böyle kadın olmaz olsun."
"Ya ne saçma saçma konuşuyorsun. O baş belası kadınlar olmasa o kadar işi nasıl çözecektin geçen yıl?”
“Niye ki daha önce biz çözmüyor muyduk?”
Ramazan dehşetle,
“Çözüyor muyduk? Çözüyor muyduk? Allahtan kork! Bu kadarını mı? Bu kadarını öyle mi?”
“Belki yapardık?”
“Boş boş konuşuyorsun... Rıfat’la mi çözeceksin? Hayrullah’la mı? Kiminle? Görmüyor musun sahiden? Çatır çatır rüşvet yemelerini görmüyor musun? Onu bunu gammazlamalarını görmüyor musun? Akşama kadar acayip acayip videolar izlemelerini görmüyor musun? Bunları böyle yetiştirdiler. Her türlü dalavera ile yükselmeden başka bir şey bilmez onlar... Sıksa, Oğuz komiserimin başını da yiyecekler de yiyemiyorlar. Onların derdi iş yapmak değil açık aramak. Hâlâ öğrenemedim deme bana.”
“Abi kusura bakma da sen de Oğuz Komiser de şunu öğrenemediniz, bir anlarlarsa çevirdiğimiz dolabı… O zaman gammazı görün siz?”
Ramazan durdu, sustu, duramadı. Derin bir nefes alıp yavaş yavaş normale döndürmeye çalıştığı sesiyle devam etti,
“Bak güzel kardeşim? Senle ben, geçen yıl, o ablalar sayesinde çözdüğümüz cinayetlerden aldık o üç ikramiyeyi. O kadınlar sayesinde sen, ilk kez karını çocuklarını tatile götürebildin. İlk kez deniz gördü yavrular. Hanımın gönlünü aldın lan! Seni boşayacak olan hanımının gönlünü aldın da kurtuldun evden atılmaktan... Neyse yahu! Hadi koçum! Ara şu ambulansı bir daha! Kız ağır yaralıymış. Ölecek şimdi. Ölmese de donar bu havada, hadi koçum!”
Furkan ikiletmeden aradı. Hoperlörü açık bıraktı. Ramazan, verilen yanıtları açık seçik duydu. Ambulans da ekip de yola çıkmış, olay mahalline yaklaşmışlardı. Belki de onlardan önce varırlardı. İkisinin de içi rahatladı.
Az ileride, gecenin karanlığında dağınık bir demet gibi çıktı önlerine, konumu verilmiş yerleşim yeri. Ufacık bir köyden mahalle yapılmış, inşaatı, karanlığı, ıssızlığı, sessizliği bol bir alandı vardıkları. Söylediklerinden ve yaptıklarından bir şekilde, haksızlık ettiğini fark etmiş olmalıydı ki Furkan şimdi telaşla,
"Abi bak! Bak şurada! Aha orası da ışıkları yanan muhtarlık binası gibi! Hemen sağımızda! Yavaşla! Yavaşla! Yanaş! Ben şimdi konuşur alır, gelir hallederim. Tamam! Tamam! Bak çıkmışlar yola, oradalar! Yanaş yanaş abi! Alıp geliyorum hemen!"
Furkan, muhtar ve yanındaki kadınla iki dakikada konuşup geri geldiğinde ilk baştaki o tepkileri veren kendisi değilmiş gibi sevinçliydi;
“Senden telefon gidince hemen hazırlanmış bizi beklemişler. Muhtarın arabasıyla önümüze düşecek, bizi kısa yoldan götürecekler. Bak sağa işaret verdi! Gidiyorlar! Hadi hadi!”
Muhtarın arabasının ardında biraz gitmişlerdi ki Furkan heyecanla,
“Ya abi! Bak bana kızıyorsun da şu izbelik yerde bile bu kadınlardan var... Ne ara bu kadar çoğalıp yayıldılar. Korkulur bunlardan. Göreceksin bizim hanımları bile ayartırlar bu gidişle. Başımıza bela olacaklar.Göreceksiniz.”
Ramazan sabırsızca ve dikkati yolda,
“Hiç de olmayacaklar. Sen de göreceksin. Onların derdi sadece kendilerini korumak.”
Furkan uzata uzata,
“Diyorsun?”
“Ne bu? Çocuklarından mı öğreniyorsun? Televizyondan mı? Bu nasıl konuşma aslanım? Bak belki şimdilik anlamıyorsun ama ben anladım, Oğuz ağabeyin ablasının sayesinde çok iyi anladım. O bize anlattı. Kadınlar korkmadan yaşamak istiyor. Bir de adalet istiyorlar.“
“Başka dertleri yok yani.”
“Başka hiç bir dertleri yok. Ya başka dertleri ne olsun istiyorsun oğlum? Ayrıca çoğu ablayı da tanıyorum artık. Bak bu abla hemşire emeklisi. Burada da oturmuyor. Ankara’dan, merkezden gelme. Bu havada bu salgında, ‘Yatağım da pek sıcak,’ dememiş. ‘O kadar yolu nasıl giderim?’ dememiş. Uçmuş, bizden önce gelmiş."
"Başka dertleri yok da niye bize öğretmiyorlar? Niye bizi karıştırmıyorlar?"
Ramazan yine cırtlaklaşan bağırtısıyla,
"Acaba neden? Neden acaba? Neden? Senin kot kafandan olmasın. Senin gibilerin dar kafasından olmasın. Beni konuşturup duruyorsun kaza yapacağım şimdi.”
“Tamam abi! Geldik abi! Şuradalar!”
Ambulans da olay yeri inceleme de onlardan az önce varmıştı. Sağlık ekibi karlar üzerinde yolunmuş, atılmış kızıl güller gibi yatan yaralı genç kadına doğru koşuyordu. Olay yeri birimi ilk inceleme ve fotoğraf çekimini yaparken bir yandan da sağlık ekibinin kalan delilleri bozmadan yaralıyı almasını sağlamaya çalışıyordu.
Muhtarla birlikte gelen kadın, sakin bir biçimde arabadan inip yanlarına gelerek kimliğini gösterdi.
“Merhaba ben emekli hemşire Gülsüm... Eğer izin verirseniz?”
Furkan, Ramazanın yanıt vermesine fırsat vermeden atılarak,
“Dikkat edin ama! Delilleri bozmayın.”
Ramazan bir, “La havle!” çekti.
Gülsüm sesini çıkarmadan başını salladı, sırt çantasından hijyenik tulumunundan başlayıp tek tek; galoş, bone ve eldiven çıkardı ve sihir yaparmış gibi bir dakikada giyindi. Galoşu araç içinde giymek için elinde tuttu. Giyindikten sonra Furkan’a dönüp gülümseyerek,
“Biliyorum çocuğum,“ deyip, onlarla birlikte, ambulansa taşınmakta olan yaralının yanına doğru koştu.
Bu sırada Oğuz ve Aydın da yetişmiş, doğrudan ambulansın yanına gelmişlerdi. Gülsüm bir yandan kendini sağlık ekibine tanıtırken bir yandan ambulansa binmeye çalışıyordu. Yaralının içeri taşınmasına nezaret eden acil doktoru, kadının ne dediğini, nereden çıktığını, ne olduğunu anlamamış, yarı şaşkınlık yarı kızgınlıkla, “Bu da kim?” dercesine bir Oğuz'a bir Ramazan’a bakıyordu.
Ramazan başıyla işaret vererek,
“Ablamız hemşire.”
“Yasak olduğunu biliyorsunuz.”
Kadın temkinli ve sabırlı bekledi. Acil doktoru, yaralı kızın ve onunla aynı yaşlarda olan beti benzi solmuş gencecik hemşirenin hâli karşısında anlık bir kararla, izin verdi.
Kadın çevik bir adımla, alelacele attı kendini aracın içine. Her iki hemşire de daha hekimin ağzından çıkarken, talimatı yakalamaya ve uygulamaya başladılar.
Gülsüm,
“ismi ne? İsmi ne?”
Tabletten yaralının kimliğini incelemekte olan Furkan aracın dışından, ‘Ne yapacaksın?’der gibi asabiyetle yanıtladı.
“Şule!”
Gülsüm, usulca, duyulur duyulmaz bir sesle, müdahale etmekte oldukları kan içindeki yaralıyla konuşmaya başladı. Oysa yaralı genç kadın çoktan kendinden geçmişti.
“Korkma Şule! Korkma kızım! Buradayız!”
Doktor şaşkınlıkla kadının deneyimindeki mükemmelliği izliyordu. Hem konuşuyor hem neye gereksinim duysa ondan önce algılayıp uzatıyordu.
Kadın sanki karşılıklı oturmuşlar dertleşiyorlar gibi güzel güzel konuşuyordu yaralıyla. “Şule! Yanındayız Şule! İyileşeceksin. Okuluna, işine gideceksin. Sabahları güzel uyanacaksın. Şarkılar söyleyeceksin. Arkadaşların seni saracak.”
Biteviye ve şefkatle konuşması da sadece hastayı değil tüm ekibi sakinleştiriyordu. “Uyu şimdi Şule. Yanındayız. Güvendesin.”
Ama her zamanki gibi o kadar kan kaybeden bedende olan oluyordu. Yaralının kalbi duruyordu. Kalbi duruyordu. Kalbi duruyordu... Durdu!
Doktor telaşlandı. Kendince telaşını ekibe belli etmemeye çalışarak, onların anladığının da farkında olarak uğraşmaya devam etti. Uğraştı. Bir daha! Bir daha! Bir daha uğraştı, olmadı. Makineyi bıraktı, doğrudan kendisi girişti.
Kalp masajı sırasında da Gülsüm konuşmayı bırakmadı. Kalp duyardı. Biliyordu. Kalp duyardı. Duysun istiyordu. Genç hemşire de ona uymuş o da sakin tutmaya çalıştığı sesiyle, “Hadi Şule! Bak biz buradayız, yanındayız. Sana ben bakacağım. Söz veriyorum. İzin alıp hastanede sana ben bakacağım.” Genç hemşire ağlıyordu.
Onların gayreti doktorun umutsuzluğunu azaltmasa da masajı bırakmasını, teslim olmasını engelledi... Kalp söylenenleri duydu sonunda... Yapılanları anladı. Gençti, tazeydi, güçlüydü. Dayandı. Uzun uğraşlardan sonra birden yanıt verdi. Usul usul normale döndü. Gencecik hemşire sevinçle Gülsüm’ün elini tuttu.
Üçü de ter içinde kalmıştı. Gülsüm’ün gelişini tepkiyle karşılamış olan hekim onun o kadar çaba göstermesi karşısında dayanamayıp,
“Siz benden önce anlamışsınızdır da yine de söyleyeyim, artık hayati tehlikesi görünmüyor gibi.” Soğuk, mekanik, profesyonel tavrı gitmiş, duyguları olan bir hekim gelmişti. Daha iyimser bir hava gelmişti hepsine. Ambulans sürücüsüne bile.
Şimdi ikinci bir kriz gelmeden onu tam teşekküllü bir hizmete kavuşturma zamanıydı. Doktor gayretle, şevkle;
“Hadi arkadaşlar hadi! Hastaneye yetişmemiz lazım.”
Neşeyle ekledi
“İşimiz bu! Hayat kurtarmamız lazım. Hadi! Hadi!”
Ekibin profesyonel üyeleri ortalığı toparlayıp harekete hazır hale gelirken Gülsüm son hızla yaralı fidanın giysilerini inceliyordu. Saçlarına bakmıştı önce, sonra eteğine, bluzuna, ellerine, ayaklarına, tırnaklarına, kolyesi, yüzüğü, küpesi, ojesi, tokası, çamaşırı, südyeni, askısı, rengi, çorabı, ayakabısı, ayakkabısının altı, boydan boya kana batmış mantosu.
Yaralı kızı zerrece incitmeden ama onları sonuca götürecek hiçbir ayrıntıyı kaçırmadan ve onu
izleyenlerin şaşkınlık içinde bırakacak kadar hızla çalışarak tek tek bakmıştı her yanına ve aynı hızla sirenlerini en yüksek volümde açıp hareket etmeye hazırlanan ambulanstan kendini atarcasına inmişti.
Nefes nefeseydi araçtan indiğinde. Bir dakika sürmemişti incelemesi. Çünkü Oğuz’un onlara tanıdığı süre, azami iki dakika kadardı. İner inmez de bir kuytuya çekilip büyük bir dikkat ve ciddiyetle aklında tuttuklarını telefonuna yazıyor, aldığı sonuçları değerlendirmeye çalışıyordu. Telefonunun ekranına baktı baktı, ‘Evet!’ sonuç bir anlam ifade ediyordu. Hem de çok net bir anlam. Kendi kendine, “Ah be yavrum bir telefona bakardı! Bir telefona! Bu kadar korkuyla o son görüşmeye gideceğine... Offff! Nasıl bu kadar geç anladın bu alçağı? Nasıl?“
Kendi kendine konuşa konuşa olay yerinin aydınlattığı alanın dışındaki loşlukta onu bekleyen Oğuz’la Ramazan’ın yanına gitti. Furkan’la muhtar yol çatına, gelmekte olan savcının aracına yol göstermeye gitmişlerdi. Aydın hem rahat konuşsunlar diye hem de ajansa haber geçmek için uzaklaştı. Oğuz can sıkıntı ve kötü bir haberi vermenin rahatsızlığıyla,
“Telefonu yok! Telefonunu almış ya da almışlar.”
Gülsüm,
“Telefondaki bilgileri evdeki bilgisayarında varmış. Bilgisayarı kaptırmayın komiserim. Deliller oradaymış.”
Oğuz hemen telsizden bildirdi.
Gülsüm ona, telefonuna işaretlediklerinden bakarak, yavaş yavaş, tek tek anladığını anlattı. Yaralı kızın saçlarına baktığında yaralı kızın polisi neden aramadığını anlamıştı. Ailesinin ve sosyal çevresinin, bilgisinin olmadığını belirlemişti. Dış kıyafetinden bunu test etmişti. İstemediği bir ilişkiye zorlandığını yönündeydi ojesinin rengi. Südyeninin rengi ya da askısı, failin arkadaş, tanıdık çevresinden olup olmadığı ayak tırnakları ise iş çevresini, işvereni işaret ediyordu. İç çamaşırından telefon ya da bilgisayarında, sosyal medyasında, failin profilinin olduğu, yine bilgisayarında fail ile yaşadıklarının ipuçlarını başına bir iş getirirse yazılı olarak saklamış. olduğunu anlamıştı. Ayakkabısına baktığında ise failin üzerinde bıraktığı işareti anlamıştı. Failin giysisinde ve vücudunda saldırının işaretini bırakmıştı.
Üçü de kederlenmişti. Gülsüm,
“Herşeyi yapmış bir tek telefon etmemiş. Hâlâ bu kadar kötülük olmaz diye düşünmüş olmalı.”
Ramazan,
“Vücuduna iz bırakacağına keşke vurup öldürseymiş.”
İkisinin de suskunluğu karşısında hırsla devam etti.
“Madem ölüme gideceği ihtimali var, öldürmeye de hazırlıklı gitsinler bâri abla.”
Gülsüm’ün onaylamayan bakışları karşısında,
“Ben hemen öldürsün demiyorum. Öldürmeye teşebbür ettiğinde hazırlıklı olsun, kendini savunsun diyorum.“
Oğuz düşünceliydi. Onların dediklerini duyup duymadığı belli değildi. Birden, büyük bir öfkeyle, Ramazan’a,
“Bu o şerefsizin işi. Göreceksiniz bak! Haberlere bir bakalım, tek tek ama, tek tek. Dosyasına da satır satır. Kesinlikle o çıkacak. Artık eminim. Bir sıçradı iki sıçradı ama bu sefer kurtulamayacak bu alçak. Babası, arkası ne kadar sağlam olursa olsun. Ben üzerine gideceğim. Bu sefer adaletten kurtulamayacak.”
“İnşallah Amirim.”
“Bu savcı, ben daha tanışmadım ama hiç bir konuda yasalardan taviz vermiyormuş. Umarım onun hakkından bu savcı gelecek. “
Gülsüm’e,
“Abla çok teşekkür ederim. İnan bunu yapandan adalet önünde birlikte hesap soracağız. Sana söz veriyorum o alçak ceza almadan kurtulamayacak.”
“Keşke! Neyse, dosyası eksiksiz olacarak tamamlanacak en azından. Bugün olmazsa yarın ama mutlaka cezasını bulacak. O anlamda içimiz rahat.”
Derin bir nefes alarak devam etti.
“Biz kadınlar olarak da sizi asla unutmayacağız.”
“Yapmayın hocam. Görevimiz bu.”
“Yok öyle değil işte!”
Durdu,
“Hiç öyle değil!”
İçtenlikle,
”Gönlümüzde hep yeriniz olacak Oğuz komiser. Hep yeriniz olacak!“
Oğuz mahcubiyetinden konucu acilen değiştirerek,
“Siz neyle geldiniz? Vakit çok geç oldu. Sizi evinize bırakalım. “
“Çok sağ olun. Muhtar beyle eşi davet etti beni. Zaten yasağı deldim geldim. Bir de giderken delmeyeyim. Ben şimdi bir avukat arkadaşlarımızı arayacağım. O gider bulur hastanede Şule’yi.”
Ramazan;
“Abla, sen yarın sabah toplarsın bütün kadınları.”
Gülsüm ilk kez gülümsedi, muzip
“Bizim dilimizde toplamak yok ama haklısın, toplaşırız biz yarın.”
Muhtarla savcının arabası gelmişti. Oğuz’lar savcıya doğru yönelirken, Gülsüm de muhtarın arabasına bindi gitti.
...
*Bu öyküyü; 10 ekim 2022’de, Bursa’da, uzaklaştırma kararına rağmen eve gelip, kapıyı içeriden kitleyip eşini balkondan atmaya, öldürmeye çalışan failin elinden kadını kurtarmak için üçüncü kattaki balkona tırmanan ve balkon demirinin kopması üzerine düşüp yaralanan ve kaldırıldığı hastanede hayatını kaybeden polis memuru Sami Altuntaş’ın onuruna adamak istedim. Biz kadınların kalbinde her zaman yeri var.
*2025 Mart ayında, bu ülkede, on beş kadın cinayeti, otuz şüpheli kadın ölümü istatistiklere geçti. Bu öyküyü, şüpheli kadın ölümleri açığa çıkarılsın diye kaleme aldım.
*’DilTarih’i özellikle birleşik yazdım. Ankaralılar Dil Tarih Coğrafya Fakültesine, “DilTarih,” der sadece.
30 Nisan 2025 Çarşamba
Yukarı Fırat Havzasının Güzel Abisi
Ne ortak bir soy bağı vardı bizi çekecek ne ortak bir kan bağı. Bizi çeken şiir ve roman oldu. Yani edebiyat. Kardeşliğin en derin bağı olan edebiyat.
Hele ki halkların derdine düşmüş olup kendi derdini söyleyemeyenlerin bu coğrafyada sığınağı olan edebiyat.
Siz "Selinti"' de anlatmışsınız. Dilerim basılacak ve okuyacağız. Eğer siyanürden, civadan kurtulup yaşayabilirse, İliç'ten bir küçük kız ya da erkek çocuk da büyüyünce, Yukarı Fırat Havzasının havasını, suyunu, toprağını, insanını zehirleyen bu büyük kıyımı anlatacak belki. "Liç" koyacak o da belki adını. Çoğrafyaların da kederli bir kaderi oluyor bazen. Yüz yıllık periyotlarla derinleşerek yinelenen. Bu keder dolu kaderi belki bu yazılanlar yüzleştirip, aydınlatacak. Belki bir gün gülecek ve güldürecek insanların yurdu olacak, bu küçük dünyamız.
Umudumuz kalmasa da çaremiz var: Okumak, üretmek, şarkı söylemek, kendini bozmamak, komşulara saygı, bitki yetiştirmek, çocuklarla ilgilenmek, yaşlıları terk etmemek, bölüşmek, dayanışmak, yazmak.
Yazmak...
Ömrümüzün vefası olmuyor çoğunlukla, bari yazdıklarımızın olsun.
Şiirinizin vefası bol olsun.
(Sarmal Çevrim Dergisini Nisan/Mayıs sayısında yayımlanan yazıyı aşağıda paylaşıyorum)
YUKARI FIRAT BOYLARININ GÜZEL ABİSİ KİRKOR YETEROĞLU
Güven Tunç
Yeni yayımlanan romanımı yollamıştım size, yayınevinden telefon numaramı almış, “Nezaketinize teşekkür ederim hanımefendi” diye aramıştınız. Aradan çok geçmedi; imzalı şiir kitabınız kırık çan elime ulaştı.
“yok sessizlikten başka sesimiz,” dizenizle başlıyordu kitap.
“Her köşe başında kimlik soruyor benden/ açıp yaramı gösteriyorum,” A. Hicri İzgören’den alıntılanan bu dize ile açılıyordu şiirlerinizin cümle kapısı.
İşte böyle başlamıştı aramızda şiir kardeşliği…
‘Hanımefendi,’ diye başlayan, ‘güzel kardeşim’e, ‘hocam,’ diye süren içtenlikli konuşmalarımız, ‘ağabey’e evrilmişti bir süre sonra. Karşılıklı bir acı kahve daveti, sonrasında her yerden ahbabın bir araya geleceği, Yukarı Fırat dolayının yemekleriyle dostluğun büyük sofrasına genişlemişti umudumuzla.
Ancak ne siz gelebildiniz buralara ne de biz oralara…
Ankara’da bulunmayı, dostlara kavuşmayı, onlarla kucaklaşmayı ne çok istemiştiniz. Meğer ne çok tanışınız, yareniniz, arkadaşınız varmış Ankara’da.
Başta Remzi Ağabey, eski kuşaktan birçok yayıncıyı, edebiyatçı dostu arayıp hâl hatır sorduğunuzu bilirdim. Genç kuşaktan da bir hayli tanışınız olduğunu anlardım.
Sizinle ilk tanıştığımız zamanların birinde Remzi Ağabey’e gitmiştim. Evlerimiz uzak sayılmazdı birbirine, her yayınlanan kitabımı mutlaka götürür; çalışkanlığımla takdir, dilbilgisi kurallarına pek kulak asmadığım için de uyarı alırdım kendisinden. Yine öyle bir uğrayışımda, ‘Gülümse’nin koca şairi de oradaydı. Birlikte çay içerken aramıştınız beni, onlarla da görüşmüştünüz. Dostlarla konuşmanın delikanlı mutluluğu yansımıştı seslerinize. Yaşadığım, anlatılması güç bir duyguydu. Ortak bir coğrafyadan kopmuş; farklı, uzun mecralarını geride bırakmış insanların, demlenmiş sohbetiydi tanık olduğum.
Her görüşmemizde incelik gösterip yaşlı annemle de söyleşirdiniz. Annem Malatyalı, candan komşularını bulmuş gibi olurdu. Siz de ‘gülün dalında solması arapgir’i,‘ ‘unutulmuş bir kent gelir aklıma’ dizenizdeki taş konakları, cumbaları yıkılmış, ‘geceleri öksüz çocuk çığlığı’ şehri, ‘yuvası dağılmış kuşları’’ Ağın, Eğin dutlarını…
Siz İstanbul’dan varıp gittiniz, bağbozumuna kaldınız, katıldınız, biz bugün olmuş; gidip de kurulu evimizin kapısını açmadık daha. Annem, biz çocuklarına okuduğu nazar duasını her konuşmamızda size de okurdu. Nezaketle dinler, kabul ederdiniz.
Sizde ilk dikkatimi çeken özellik, nezaketiniz olmuştu. Nezaketinizin yanı sıra vefa duygunuz da çok yoğundu. Vefa, şiirinize sinmişti tüm derinliğiyle. Memleketiniz, dedeniz, anneniz, babanız, kardeşleriniz, eşiniz, kız evlat, erkek evlat için derin bir sevgi hissedilen şiirleriniz vardı kitabınızda.
Bütün bu sevdiklerinizle birlikte Bedri Rahmi vardı, öğretmeniniz Yusuf Uludağ vardı… Kirkor Zohrap, Hrant Dink, Zehra Bilir, Mehmed Uzun, Aytaç Arman şiirlerinizi vefa ile adadığınız isimlerdi. Şiirinizde sevgiyle andınız arkadaşlarınızı, endişeyle sarmaya çalıştınız dostlarınızı felaketlerden, ‘sesin buğulu camdan yankılanıyor şimdi/mangalda yalnızlığı korun.’ Babası Almanya’da ölen bir işçi çocuğu için yazdığınız şiiri de okumuştum; hüzünle, hayranlıkla.
Ne ırmaklar akardı dizelerinizde. Ne çok bağ bahçe ne çok Şepik, Çemişgezek, Arapgir… Sonrasında Diyarbakır, Hançepek…
‘hançer ucunda coğrafya,’
Sonrasında Üsküdar, Bağlarbaşı, Fıstıkağacı… Galata Köprüsü, vapur düdükleri, martılar… Sonrasında yaşam gailesi. Şiirler.
Ne zaman şiirden, edebiyattan konuşsak sınıfsal bir temeli yoksa çok çabuk bir zemin kaybı yaşanacağından konuşurduk.
Ben şimdi, bu konuşmalar arasında sizden ne çok şey öğrendiğimi fark ediyorum. Hiç doğrudan söylemeden, sadece tavırdan, duruştan öğrendiklerim bunlar. Birincisi, edebi değer taşıyan her tümceye her dizeye, saygı. Hiç dikkate almadığım nice yazardan, şairden öyle örnekler okurdunuz ki nasıl fark etmediğime yanardım. İkincisi ise bildiğimizi düşündüğümüz her konuyu derinlemesine bilmek rahatlığı.
Hiçbir zaman kitabi konuşmazdınız. Hiç basmakalıp bir cümlenizi hatırlamam. Hepsi hayattan, yaşanmışlıktan, deneyimden ve bunları tertemiz bir yürekten süzerekten… Bazen de hayatın tam göbeğinden konuşurduk. Geçim derdinden. Zamansızlıktan. Kitap fiyatlarından. Yazmayı zorlaştıran ne çok şey vardı. Emeklilikten konuşurduk büyük salgın sonrasının getirdiği hastalıklardan.
Günler öyle geldi geçti.
Önce siz babanızı kaybettiniz sonra ben annemi. Siz başsağlığı için aradıktan sonra hastaneye kaldırıldınız, hastanede yatmakta olan hasta kuzenim, paylaşımımı görüp size iyilikler diledi. Olmadı. Önce sizi kaybettik sonra kuzenim Sıtkı Ağabeyimi. Sonra…
Üç ayrı şiirinizdeki üç ayrı dize ile selamlamak istiyorum sizi,
‘yitik bir adanın son kuşuyum
umudun ateşten gülü uzak
tarlakuşları söylesin şimdi ağıdımı’
Yukarı Fırat Boylarını Güzel Abisi…
Dilerim, rüzgâra karışır şiirleriniz. Dolaşır dilden dile. Yaşatır sizi genç şairlerin gönlünde. Ulaşır dünyadaki bütün iyi çocuklara… Fırat’a, Dicle’ye kavuşur, akar akabildiğince.
24 Nisan 2025 Perşembe
Fırat Kenarı
Ölümlerden ölüm beğen Samo.”
Kederle, düşünceyle gidip silahlarını teslim etmişti…
“Artık ava da gidemeyeceksin Samo. Kanatlı kapının üstüne astığın geyik başı, demek ki son avınmış. Ava gitmeyeceksin… İbo’nun Tutu’ndan öteye geçemeyeceksin… Fırat’ın kenarından bir daha yürümeyeceksin… Sarp yamaçlardan, yüksek uçurumlardan aşağılara, ovalara, çaylara uzun uzun bakamayacaksın… Atlarını gururla görücüye çıkardığın pazar, artık sana haram… Dağlara oduna, yaprak kırmaya da gidemeyeceksin… Dağda taşta kendini nasıl koruyacaksın ki silahsız? Kazaya bile gidemezsin artık. Nalbant Pazarı’ndan geçemeyeceksin. Beydağı’na uzaktan bakacaksın… “Yatacak yeriz olmaya.”
Onların silahları toplanırken Gülağa, altında, Samo’nun kızıl Rüzgâr’ı, gaftan gafa hükmekmekte, köye de haber üzerine haber yollamaktaydı,
“Yine geleceğim, geldiğimde tumanlarına kadar alacağım.”
Köy bu sefer korkudan tir tir titriyordu. Civar köylere yaptıklarını onlara da yapar diye dehşete düşüyorlardı. Bazıları arkasından, Samo için,
“Atlarını verse hepimiz kurtuluruz. Versinler malı mülkü... Ne olacak ki? Onlara ne dokunur? Mal mülk gani… Söylemedi demeyin, sırf onların yüzden başımız yanacak?” diye konuşarak dolaşıyordu sinsice, Söz kulağına gelince de, Mısto celaleniyordu, çıkıp açıkça soruyordu,
“Ulan dağdan geldiniz de bağdakini mi kovuyorsunuz? Köyse, onların köyü… Altında oturduğuz dutu da onlar dikti, çeşmelere suyu da onlar getirdi. Gülağa da sadece ona gelmiyor, hepinize geliyor… Görmüyor musunuz? Bu iş bir başlarsa yangın, hepinizi yakar. "
Ververan'da Bir Hüzzam Şarkı
18 Nisan 2025 Cuma
Kerametli Topraklardan
Kırk yıllık arkadaşlıktan, ŞD'den.
Ay Dilbere Romanı üzerine bir yazı.
Kerametli Topraklarda,
Kerametli Sularda Geçen Bir Roman: Ay Dilbere
“Uykuyla uyanıklık arasındaydı. İnmiş gözkapaklarının arasından, uzaklarda bir yer beliriyordu hayal meyal. Baktığı yerde bir kız çocuğu duruyordu. Kendisi gibiydi. Kendi çocukluğu. Bin bir renkte çiçekle donanmış, bin bir renkte kelebeklerin bulut halinde, çevresinde, şilanlardan bir çember gibi usulca dans ettiği, havanın, suyun toprağın güzel koktuğu dağlarda neşeyle, güzel giysileriyle koşup oynuyordu. Aynı gün batımı ışığı altındaydı. Koştu, oynadı, coştu, yoruldu. Durdu. Duruldu. Neşesi uçup gitti birden. Bedeni susuz kalmış bir çiçek gibi soldu. Boynu bükülüverdi. Sesini duyuyordu annesinin uzaktan. Canlandı. Annesi ona sesleniyor, ona doğru geliyordu. “
Yukarıdaki metni, Güven Tunç’un “Ay Dilbere(*)” adlı kitabından, Çariçe nam-ı diğer İpek Hanımın ağzından yazılan “Başşehir’de bir akşamüstü” bölümünden aldım.
Yazar Tunç son kitabında, her yeri dağ, her yeri uçurum, her yeri su olan; derin uçurumların, karanlık vadilerin, geniş çayırların ve yüksek yaylaların arasından ve yarların dibinden akan çayların, derelerin, pınarların kısacası bereketiyle büyük, cüssesiyle küçük aceleci suların diyarından; “Jar u Diyar”dan, “Dersim”den –adeta- bir masal anlatıyor bize; “Haldir! Haldir! Halimiz yamandır” diyerek.
“Bak unutuyorsun her şeyi artık. Bak bize suları unutturuyorlar.”
Acının, kanırt(ıl)maların, -zorla- kopar(t)ılmaların, ayrı bırak(ıl)maların yaşandığı; yüreklerde açılan yaralardaki cerahatin durmaksızın aktığı, göçlerin, ölümlerin, kıyım(lar)ın olduğu; unut(tur)ulma ve sus(turul)maların diyarı olan bu coğrafyada doğan Çariçe (İpek) ve Hesen adlı iki(z) kardeş, romanın kahramanları. Birbirinden ayrı düş(ürül)müş bu kardeşler. Çariçe başşehir’de bir aileye evlat edindirilmiş çocukken; mecburiyetten, hastalıktan. Okutulmuş, öğretmen olmuş. Yaşı –epeyce- kemale erdiğinde yaşamını huzurevinde sürdürmeyi tercih eden, suskun –ahh, bir konuşabilse- , -Hesen’e de- küskün bir kadın. Ama…
“Eli elimde olsun, kapı kapı dilenek”
Harde Dewres’te kalmış, Hesen. Bacısı tek bir acı yaşarken Hesen; aç, acılı, çaresiz, (u)mutsuz, ıssız zamanlar geçirmiş. Zerife’si her dem yanında olsa da. Çocuklarından torunları olmuş. Kocamışlar birlikte ama... İşte bu “ama” kahretmiş, onu hep.
Kuzey yarım kürede bahar gündönümünde, Mart dokuzunda başlayan AY DİLBERE” romanı, kış gündönümünde Aralık yirmi birde bitiyor. Bu süreçte “April 5’i”, “Ülker Doğumu Fırtınası”, “Kızıl Erik”, “Turna Geçimi” ve “Koç Katımı” Fırtınaları yaşanıyor, “Hızır Günleri” başlayıp bitiyor, “Kiraz Bolluğu Zamanı” yaşanıyor, “Ayam Buhur Günleri” başlayıp bitiyor, bağlar bozuluyorken iki farklı coğrafyada yaşamını sürdüren iki(z) kardeşin hayatında da mevsimler değişiyor, ama… Dünya uykusuna yatmadan önce bacısının eli elinde olsun diye, kapı kapı dilenmeye razı olan Hesen bu süreçte tek bir şey istiyor, ama... Roman ağırlıklı olarak bu “ama” üzerine kurgulanmış.
Kitaptan…
“Ah benim bacım! Yalnız, kimsesiz kalacaksın? Bunu kendine yapacaksın? Cigeram! Ah cigeram! Sevdadır bu dünyanın özü. Sevdadır, candır, cigerdir, muhabbet edecek dosttur, yoldaştır. Onlar olmazsa ben ne yapayım hayatı? İnsan özüne sevgisiz yaşayabilir? Serpilir yetişir? Bir gönül; sevgiyle adanmışsa eğer, kıymetlidir. Sevgisiz adanırsa, nereye akacağı belirsiz bir sel… Cigeram, bilir misin kio kadar ayrıdır birbirinden. Biri barışa götürürken biri zulme geçit verir. Ruh da, beden de sevgiyle akar canem. Bütün kainat sevgiyle döner.” demiş her dem, Hesen. İçinden, dışından -sessizce- haykırmış, bacısına: “Derviş Toprağı da seni sevgiyle bekliyor. Gel artık…”
Üretken bir yazar Güven Tunç. Son romanı “ayaz”a dair. Okuyup bitirdiğinizde -bir şekilde- gözlerinizin gökyüzü laciverti ile yeryüzünün buz beyazı parlaklığının sizi teslim olacak ve üzerinize ‘karanfilli elma’ kokusu sinecek.
Tunç, son kitabı “Ay Dilbere” ile okurunu “Bir tek Leyl ü Nehar’da oluşan o rengarenk dönüşüme” davet ediyor.
Güven Tunç Kimdir?
1958 doğumlu. Sosyal Hizmetler Akademisi'ni 1980’de bitirdi. Sosyal Hizmet Uzmanı. Sosyal Hizmetler ve Çocuk Esirgeme Kurumu Genel Müdürlüğünde çalıştı. Emekli.
ESERLERİ:
Gökyüzünü Arayan Mavi. Alan Yayınevi. 1992,
Şehrin Zulası: Ankara Kalesi. (yazarlarından biri) İletişim Yayınevi, 2005
Elim Sende. Akademi Matbaası. 2009
Bir Aşk, Bir Hayat, Bir Şehir. Dipnot Yayınevi.2011
Sen Çok Yaşa Babaanne. Ürün Yayınları.2013.
Ververan’da Bir Hüzzam Şarkı. Ürün Yayınları. 2019
Ay Dilbere. KKM Yayınları. 2024.
(*)Kitap adını Ay Dilberé şarkısından almıştır. Şarkının sözleri Kürt yazar Feqiyê Teyran‘a, müziği ise Aram Tigran‘a aittir.
16 Nisan 2025 Çarşamba
11 Nisan 2025 Cuma
Ververan'da Bir Hüzzam Şarkı romanı üzerine
Ververan’da Bir Hüzzam Şarkı
Destansı bir
Epik öyküsü var mı?
yok.
Var tabii ki. Destansı bir anlatım.
Var.
Aşırı bir duygu yoğunluğu görülüyor mu?
Hayır..!
Duygu var. Hem de yoğun.
Cinsellik sezinliyor musunuz ?
Kapıdan geçmemiş...
Ama aşk var. Derinden bir aşk. Güzel anlatılmış bir aşk.
Ama ne hikmetse ;
elinize aldığınızda
bitirinceye kadar elinizden bırakamayacağınız
gerçek bir yaşanmışlık öyküsünün ustaca kurgulanmış
akışkan bir olay örgüsü var...
Öyle.
Akışkan. Merak uyandırıcı. Biraz karışık ve çok karakterli.
Yüz yıllık yaşanmışlıklar. Dikkatle okunmadı mı ipin ucu kaçıyor.
Ve ayrıca
vesvese yaratmayacak
yalın arı ve duru bir dille anlatılmış olması,
hadiseyi daha ilk paragraflarda benimsetip,
kitapla bütünleştiriyor.
Yazarın
ilk roman denemesinde göstediği
bu ezgi ağıt türkü tadındaki
şiirsel anlatım ustalığının devamı,
yazın dağırcığımızı dolduracak niteliktedir.
İşlenen konunun,
bu coğrafyada yaşanmış yokluk ve acılarla dolu “toplumsal gerçekci” sorunsalının sosyolojisine hiç girmiyorum...
Yolun açık olsun Müjgan(!)
Müjgan teşekkür eder.
E. G. ve M. ve G.
9 Nisan 2025 Çarşamba
Güven Tunç ile Söyleşi/Aziz Şeker/Sosyalhizmetuzmani
Güven TUNÇ ile Edebiyat ve Sosyal Hizmet Üzerine Bir Söyleşi
(2023)
Güven Tunç, Sosyal Hizmetler Akademisinde okudu. Yazmaya; "Gökyüzünü Arayan Mavi" adlı bir öykü kitabı ile başladı. Çocuklar için yazdığı; "Benim Haklarım" ve "Bir Anadolu Masalı" adlı iki kitapçık ve "Elimsende-Benim Haklarım Annemin Hakları Dünyamın Hakları" adlı bir kitabı ile öykülerden oluşan "Sonbaharda Körebe" adlı bir e-kitabı bulunuyor. "Şehrin Zulası-Ankara Kalesi" adlı kitabın yazarlarından biri. 2011'de "Bir Aşk Bir Hayat Bir Şehir-Ankara'nın Mekânları Zamanları İnsanları" ile 2014 başında ise “Sen Çok Yaşa Babaanne” adlı kitabı yayımlandı.
Son kitap bir roman, "Ververan'da Bir Hüzzam Şarkı"… aynı zamanda meslektaşım… Yazarak, hayata dokunmaya devam ediyor…
Aziz ŞEKER: Merhabalar, bizi kırmayarak bu söyleşiyi gerçekleştirmeye olanak tanıdığınız için öncelikle teşekkür ederiz. Sizi tanıyabilir miyiz?
Güven TUNÇ:
Aziz ŞEKER: Edebiyat alanında eserler verdiğinizi ve bu anlamda çalışmalarınızı sürdürdüğünüzü biliyoruz, söyleşide o kısma geçmeden önce, mesleğinizle ilgili sormak istiyorum. Sosyal hizmet/sosyal çalışma eğitimi aldığınızı biliyoruz. İnsanı en büyük değer gören bir mesleğin aynı zamanda eyleyenisiniz. Meslekle olan tanışıklığınız, başka bir ifadeyle meslek maceranız hakkındaki deneyiminizi/görüşlerinizi bizimle paylaşır mısınız?
Güven TUNÇ:Mavi" adlı bir öykü kitabı ile başladı. Çocuklar için yazdığı; "Benim Haklarım" ve "Bir Anadolu Masalı" adlı iki kitapçık ve "Elimsende-Benim Haklarım Annemin Hakları Dünyamın Hakları" adlı bir kitabı ile öykülerden oluşan "Sonbaharda Körebe" adlı bir e-kitabı bulunuyor. "Şehrin Zulası-Ankara Kalesi" adlı kitabın yazarlarından biri. 2011'de "Bir Aşk Bir Hayat Bir Şehir-Ankara'nın Mekânları Zamanları İnsanları" ile 2014 başında ise “Sen Çok Yaşa Babaanne” adlı kitabı yayımlandı.
Son kitap bir roman, "Ververan'da Bir Hüzzam Şarkı"… aynı zamanda meslektaşım… Yazarak, hayata dokunmaya devam ediyor…
Aziz ŞEKER: Merhabalar, bizi kırmayarak bu söyleşiyi gerçekleştirmeye olanak tanıdığınız için öncelikle teşekkür ederiz. Sizi tanıyabilir miyiz?
Güven TUNÇ:
Aziz ŞEKER: Edebiyat alanında eserler verdiğinizi ve bu anlamda çalışmalarınızı sürdürdüğünüzü biliyoruz, söyleşide o kısma geçmeden önce, mesleğinizle ilgili sormak istiyorum. Sosyal hizmet/sosyal çalışma eğitimi aldığınızı biliyoruz. İnsanı en büyük değer gören bir mesleğin aynı zamanda eyleyenisiniz. Meslekle olan tanışıklığınız, başka bir ifadeyle meslek maceranız hakkındaki deneyiminizi/görüşlerinizi bizimle paylaşır mısınız?
Güven TUNÇ:
Aziz ŞEKER: İnsan onur ve haysiyetini en yüksek değer olarak gören sosyal hizmetin, edebiyatla da ilişkisi bu değerler noktasında kesişmiyor mu sizce? Sonuçta her ikisi de insanla başlıyor, insanı dert ediniyor… Bu açıdan bakıldığında edebiyatta/yapıtlarda olması gereken değerler açısından neler söylemek istersiniz?
Güven TUNÇ:
Aziz ŞEKER: Yine mesleğe dönelim… Sosyal hizmetin günümüz koşullarındaki imajı hakkındaki düşünceleriniz? Olması gerektiği yere geldi mi ya da neden gelemedi? Açıkçası Ülkenin reel sosyal sorunları konusunda sosyal hizmet yeterince etkin mi? Nasıl bir paradigmaya sahip olması gerekir sosyal hizmetin, ülkenin yapısal sorunları haline gelmiş olan yoksulluk, kadına yönelik şiddet, işsizlik, göç, çocuk gelinler, sosyal dışlanma vb sorunların çözümü konusunda?
Güven TUNÇ:
Aziz ŞEKER: Edebiyat-sosyal hizmet ilişkisini nasıl ele alıyorsunuz, buradan hareketle sosyal hizmet öğrencilerine, meslek elemanlarına, akademisyenlerine edebiyat söz konusu olduğunda neler söylemek istersiniz?
Güven TUNÇ:
Aziz ŞEKER: Yapıtlarınızdan biraz söz eder misiniz? Hangi konular etrafında okurunuza sesleniyorsunuz?
Güven TUNÇ:
Aziz ŞEKER: Son çalışmanız yanılmıyorsam bir roman. Bende olan son çalışmanız desem daha doğru olur: “Ververan’da Bir Hüzzam Şarkı.” Roman, yeni yapıtlara doğru yola alacağınızı hissettiriyor. Okuduğumda bende oluşan duygu bu idi. Var mı yeni çalışmalar?
Güven TUNÇ:
Aziz ŞEKER: Toplumsal cinsiyet normlarının hâkim olduğu, sırtını Ortadoğu’ya yaslamış bir coğrafyada yaşıyoruz. Kamusal alanın birçok yüzünde ataerkil yapı egemen. Toplumsal cinsiyet açısından bakıldığında edebiyatta da uzun bir dönem eril söylemin baskın olduğu görülür. Yazarlar açısından da bu böyledir, roman kahramanları açısından da. Ne yazık ki, kadın ikincil kılınmaktadır. Evet, bir roman kadın yazarı olarak yazma uğraşınızda yaşadığınız sıkıntılar oldu mu? Yazarlığı düşünen kadınlara neler önerirsiniz?
Güven TUNÇ:
Aziz ŞEKER: Toplumsal eşitsizliklerin yoğun yaşandığı bir dünyanın sakinleriyiz. Mutlu azınlığın karşısında giderek büyüyen bir yoksul kitlesi yaşam mücadelesi veriyor. Küreselleşmeyle de birlikte yeni risklere açık bir insanlığın, sorunlarıyla nasıl mücadele etmesi gerektiği tartışıla geliyor. Bu çerçeveden bakıldığında gelecekteki toplum öngörünüzü okurlarımızla paylaşabilir misiniz?
Güven TUNÇ:
Aziz ŞEKER: Sorularımıza verdiğiniz yanıtlar için en dileklerimizle sevgilerimizi sunar, teşekkür ederiz. Mavi" adlı bir öykü kitabı ile başladı. Çocuklar için yazdığı; "Benim Haklarım" ve "Bir Anadolu Masalı" adlı iki kitapçık ve "Elimsende-Benim Haklarım Annemin Hakları Dünyamın Hakları" adlı bir kitabı ile öykülerden oluşan "Sonbaharda Körebe" adlı bir e-kitabı bulunuyor. "Şehrin Zulası-Ankara Kalesi" adlı kitabın yazarlarından biri. 2011'de "Bir Aşk Bir Hayat Bir Şehir-Ankara'nın Mekânları Zamanları İnsanları" ile 2014 başında ise “Sen Çok Yaşa Babaanne” adlı kitabı yayımlandı.
Son kitap bir roman, "Ververan'da Bir Hüzzam Şarkı"… aynı zamanda meslektaşım… Yazarak, hayata dokunmaya devam ediyor…
Aziz ŞEKER: Merhabalar, bizi kırmayarak bu söyleşiyi gerçekleştirmeye olanak tanıdığınız için öncelikle teşekkür ederiz. Sizi tanıyabilir miyiz?
Güven TUNÇ:
Aziz ŞEKER: Edebiyat alanında eserler verdiğinizi ve bu anlamda çalışmalarınızı sürdürdüğünüzü biliyoruz, söyleşide o kısma geçmeden önce, mesleğinizle ilgili sormak istiyorum. Sosyal hizmet/sosyal çalışma eğitimi aldığınızı biliyoruz. İnsanı en büyük değer gören bir mesleğin aynı zamanda eyleyenisiniz. Meslekle olan tanışıklığınız, başka bir ifadeyle meslek maceranız hakkındaki deneyiminizi/görüşlerinizi bizimle paylaşır mısınız?
Güven TUNÇ:
Aziz ŞEKER: İnsan onur ve haysiyetini en yüksek değer olarak gören sosyal hizmetin, edebiyatla da ilişkisi bu değerler noktasında kesişmiyor mu sizce? Sonuçta her ikisi de insanla başlıyor, insanı dert ediniyor… Bu açıdan bakıldığında edebiyatta/yapıtlarda olması gereken değerler açısından neler söylemek istersiniz?
Güven TUNÇ:
Aziz ŞEKER: Yine mesleğe dönelim… Sosyal hizmetin günümüz koşullarındaki imajı hakkındaki düşünceleriniz? Olması gerektiği yere geldi mi ya da neden gelemedi? Açıkçası Ülkenin reel sosyal sorunları konusunda sosyal hizmet yeterince etkin mi? Nasıl bir paradigmaya sahip olması gerekir sosyal hizmetin, ülkenin yapısal sorunları haline gelmiş olan yoksulluk, kadına yönelik şiddet, işsizlik, göç, çocuk gelinler, sosyal dışlanma vb sorunların çözümü konusunda?
Güven TUNÇ:
Aziz ŞEKER: Edebiyat-sosyal hizmet ilişkisini nasıl ele alıyorsunuz, buradan hareketle sosyal hizmet öğrencilerine, meslek elemanlarına, akademisyenlerine edebiyat söz konusu olduğunda neler söylemek istersiniz?
Güven TUNÇ:
Aziz ŞEKER: Yapıtlarınızdan biraz söz eder misiniz? Hangi konular etrafında okurunuza sesleniyorsunuz?
Güven TUNÇ:
Aziz ŞEKER: Son çalışmanız yanılmıyorsam bir roman. Bende olan son çalışmanız desem daha doğru olur: “Ververan’da Bir Hüzzam Şarkı.” Roman, yeni yapıtlara doğru yola alacağınızı hissettiriyor. Okuduğumda bende oluşan duygu bu idi. Var mı yeni çalışmalar?
Güven TUNÇ:
Aziz ŞEKER: Toplumsal cinsiyet normlarının hâkim olduğu, sırtını Ortadoğu’ya yaslamış bir coğrafyada yaşıyoruz. Kamusal alanın birçok yüzünde ataerkil yapı egemen. Toplumsal cinsiyet açısından bakıldığında edebiyatta da uzun bir dönem eril söylemin baskın olduğu görülür. Yazarlar açısından da bu böyledir, roman kahramanları açısından da. Ne yazık ki, kadın ikincil kılınmaktadır. Evet, bir roman kadın yazarı olarak yazma uğraşınızda yaşadığınız sıkıntılar oldu mu? Yazarlığı düşünen kadınlara neler önerirsiniz?
Güven TUNÇ:
Aziz ŞEKER: Toplumsal eşitsizliklerin yoğun yaşandığı bir dünyanın sakinleriyiz. Mutlu azınlığın karşısında giderek büyüyen bir yoksul kitlesi yaşam mücadelesi veriyor. Küreselleşmeyle de birlikte yeni risklere açık bir insanlığın, sorunlarıyla nasıl mücadele etmesi gerektiği tartışıla geliyor. Bu çerçeveden bakıldığında gelecekteki toplum öngörünüzü okurlarımızla paylaşabilir misiniz?
Güven TUNÇ:
Aziz ŞEKER: Sorularımıza verdiğiniz yanıtlar için en dileklerimizle sevgilerimizi sunar, teşekkür ederiz.
8 Nisan 2025 Salı
Ay Dilbere romanı üzerine/ Ali Erkan Güneri
GÜVEN TUNÇ - AY DİLBERE (*)
“Bir tarih sanki gözlerimin önünden akıp giden,
Geçmiş günleriniz, iki, üç, beş oluşunuz, birken
Oğullar, kızlar, yavrularınız, yaşadıklarınız.
Aklıma bugünü hazırlamanız geliyor dünden” (**)
Kasım 2024’te yeni bir kitapla çıktı karşımıza Güven Tunç. 1958 Erzincan doğumlu olan yazarımız Sosyal Hizmetler Akademisi 1980 yılı mezunudur. Yaşamını Ankara’da sürdürmektedir.
Yazarın basılmış diğer eserleri:
Gökyüzünü Arayan Mavi, Alan Yayınevi, 1992.
Şehrin Zulası Ankara Kalesi (ortak yazar), İletişim Yayınevi, 2005,
Elimsende-Akademi Matbaası, 2009.
Bir Aşk Bir Hayat Bir Şehir, Dipnot Yayınevi, 2011.
Sen Çok Yaşa Babaanne-Ürün Yayınları, 2013.
Ververan’da Bir Hüzzam Şarkı, Ürün Yayınları, 2019.
“Gelmekte olan güneşin tutuşturduğu kızıllıktan hayat dolu bir şafak söküyor.” (s. 11) İşte bu şafakla başlıyoruz romana. Sanki bir fotoğraf gibi geliyor gerçekler gözümün önüne…
Güven Tunç dört kuşağı ele alıp anlattığı “Ay Dilbere”sini “Ya Hızır” deyip salmış memlekete/vatana; oradan kentlere, şehirlere. O gözeleri, akan suları, gümleyen suları, şelaleleri, esen rüzgârları, fırtına ile savura savura vermiş; yönlendirmiş yüreğimize doğru başarıyla… O çapraz bağlantıları, insanlığı, Doğu’yu, Batı’yı, dünyayı gösteriyor okuyucuya… “Âdem ile Havva’nın… dünyada ayak bastıkları ilk yer… İlk buğday ilk arpa ilk nar ilk elma ilk aşk… ilk aşk şiiri… ilk karanfilli elma” (s. 14) “Uzun yürüyüş” böyle başlıyor.
Acılarla örülmüş, örtülmüş “tehcir”, sürgün günlerine günümüzden bakmak da aynı acıları yaşatıyor insana. Bugün baktığımızda yalnız kalan canlar; bırakılan, savrulan o azgın sularla bir yerlere dağılan insanların acıları, mutlulukları, umutları günümüz koşullarında yoğrulup verilmiş drajeler hâlinde. Herkes ayrı ayrı yaşasa da… Yudum yudum içiyorsunuz ama boğazınızda tıkanıyor su oysa kitap su gibi akıyor, acılar takılıp kalıyor boğazınıza. Tıpkı ikizini özleyen kahramanımız “Hesen” gibi. “Hesen daha çok kendisiyle konuşurdu… bacısıyla konuşurdu... Çocuklarıyla, akrabalarıyla, keçiyle, kuzuyla, yağmurla, karla, rüzgârla, taşla, canlı cansız tüm varlıklarla konuşurdu.” (s. 20) Bulaşıcı mıdır ne? Ben de başladım kendimle konuşmaya, “Ay Dilbere” ile konuşmaya, yokluğunda yazar Güven Tunç’la konuşmaya, arada bir de Hesen’le…
“Mayınlar, dikenli teller olmasa da bu geçilmezlik, o şehre dağlardan bakan insanın yüzüne öylesine keskin ve aşağılayıcı çarpıyordu ki nefesi boğazında kesiliyordu.” (s. 22) “Derin bir nefes aldı. Bir daha bir daha bir daha… Toprak kokusuydu bu! Çiğdem mi? Kardelen mi? Nergis mi? Sümbül mü? Kekik mi? Ne kokuyorsa baş döndürücü kokuyordu… Kanla karışmış bu toprak nasıl kan değil de böyle kokabilirdi?” (s. 23) Gümbür gümbür akan sular almış yazarımızı rüzgârlar eşliğinde fırtınalarla bir kente, bir dağlara savurmuş. O da muhteşem savrulmalarla bizleri o mis gibi kokan dağların toprağından alıp ilaç kokan huzurevinin boş koridorlarında dolaştırıyor. Hepsi yudum yudum sudur billur kadehlerle, bülbül seslerinde, yılan ıslıklarında; nergis, sümbül kokularında; kanla yıkanmış topraklarda...
“Tehcir” “Zorunlu Göç”, “Sürgün”… Adına ne derseniz deyin acıların kol gezdiği, akıl almaz günler sonunda yurtlarından olan, yaşadıkları yerleri terk etmek zorunda kalan kuşaktan arta kalan insanlar, bu gidenlerin yaşadıklarını görüp bir şekilde oradan kaçıp dönenlerle oralarda yaşayan ikinci kuşak ve kentlere, büyük şehirlere giden, göçen 3. kuşak insanları ve orada en son 4. kuşak… Hepsi yurt hasretiyle tutuşan, yaşamın acılarıyla hemhal olmuş insanlar işleniyor bu romanda çağdaş bir bakışla. Bağlantılı olarak da kent hayatında hukuk büroları, sinema, ödüllü belgeseller, festivaller ve huzurevleri; çalışanları, üretenleri ile yer alıyor. Bu etkileşimi, bu kurguyu yan ögelerle besleyerek merak uyandıran yazar, çağımızdan geriye bakarak hepsini birbirine bağlamış. Yazar, romanı ayrı ayrı bölümler ve başlıklar hâlinde irdeleyerek yol alıyor. Bölümler adını aldığı fırtınalar, rüzgârlarla örülmüş. Ateş, su, toprak, hava, kadın, aşkla işlenmiş. Her işin başı olan aşkla, sevdayla... Bu yöntem okuyucuya büyük kolaylık sağlıyor, rahat okumasına yardımcı oluyor, eşlik ediyor yazar okura. Aklınıza takılan sorulara anında ya da sonraki bölümlerde yeterli cevabı bulabiliyorsunuz.
Güven Tunç, ilmek ilmek bir kanaviçe işler gibi insanı işlemiş “Ay Dilbere”de. Bir yazar olarak üzerine düşen tarihi görevini yerine getirmiş, diğer taraftan bir sosyal hizmet uzmanı olarak mesleki yaklaşımını da kendisine tamamıyla katıldığım şekilde yansıtmış. Bu tavrıyla beni bir insan olarak o vatana, o dağlara, o göl gibi dingin ovalara, o dut ağaçlarına, turnaların peşine aldı götürdü bir seherin yelinde; yetmezmiş gibi bir meslek elemanı olarak da aldı huzurevi nöbetlerime, bir çariçenin peşine götürdü. Aynı duygular, aynı yaklaşımlar ve yaşanmışlıklarla… Buralarda insan olmakla buluştuk tıpkı Hakan’ın söylediği gibi o yerde… Romanda Sosyal Hizmet Uzmanı Hakan için “yaşlıları seviyordu Hakan. Yuvalardayken çocukları, yurtlarda görevliyken gençleri sevdiği gibi. İnsanı seviyordu aslında. Hocalarının dediği gibi mesleği seviyordu insandan dolayı.” (s. 68) Başka türlüsü olabilir mi?
Bir insanlık dersi daha. Ve aşk! Ve savaş! Şehirde yaşayan Hesen’in kızı Asya, yeğenini sakinleştirmeye çalışırken kendi kendine anasıyla konuşur: “Ah anne! Hep söylüyorsun ‘sana kötülük yapana kızma öfkelenme’ diye. ‘… kin insanın kalbini karartır. Sen Hızır’a havale et. Düzgün Baba’ya bırak… Sen yola bak. Bizim yolumuz var. Yoksa biz nasıl dayanabilirdik o büyük kırıma? O kırımdan nasıl çıkabilirdik?’ diye dersin” (s. 44) Çözüm yolunu bulur rüzgârların savurduğu sokaklardan savaşlarda yaşanan aşktan oluşturduğu senaryodan Asya: “Bazı yerler var ki oralar savaşın en görülebilir sivil hali. Güya sivil hali tabii. Aslında cepheden beter belki”… “Bazen hakikat, hayal dünyasının yetemediği bir gerçeklilikle ve zenginlikle yaşanır.” (s. 62) der. Aşkın ve savaşın birleştiği yerlerden devam ederek. “… Kadının ruhunda aşkla birlikte, dünyamızı daha yaşanır kılacak ne güneşler doğar.” (s. 63) “Dünya öküzün boynunda durur derler ya… Aslında bir kadının kalbindeki aşkın yörüngesinde durur. Kalbindeki temiz duyguların ışığından doğar.” (s. 64) Analardır insanı insan eden. Akıldan çıkarlar mı hiç? Ya baba? Baba Hesen de “En özgür canlılar değil midir bizde kadınlar? Bir de yalnızlarsa… Bilirsin… Onlar ceylanlar gibi, onlar rüzgârlar gibi, onlar akıp giden sular gibi özgür ve uludur. Kutsalımızdır…” (s. 82) diyerek oralarda onlara kimsenin dokunamayacağını belirtir.
"Ay Dilbere”de Güven Tunç bugünden geçmişe bakarken seçtiği, kendine has sözcükler ve betimlemelerle okuyucuya çok güzel çekilmiş bir fotoğraf sunuyor. Okuyucu olarak fotoğrafı izlemekten ziyade etkileyici, insanı sarsan bir filmi izliyor hissine kapılıyoruz. Bizim de kalbimiz Deniz’in “kırık kalbi” gibi “tüm ince yerlerinden kanıyordu”…
Kitap hakkında genel hatlarıyla bir bilgi sundum sizlere. Okuduğunuzda bana hak vereceğinizi biliyorum. Hep birlikte de Güven Tunç’u anlamış olacağız kanısındayım. Tarihe olan saygısını bize fırtınalar, çağlayan sular eşliğinde aşkla çarpıcı sahneleri olan, etkileyici bir film sunulmuş gibi bıraktım elimden “Ay Dilbere”yi “Ya Hızır” diyerek.
“Sen yola bak. Bizim yolumuz var.” diyor ya Zerife. Sen de o yola bak.
“Ay Dilbere”nin yolu da açık olsun Güven Tunç…
Ali Erkan Güneri / 30 Kasım 2024
(*) Ay Dilbere, Roman, KKM Yayınları, 1. Baskı, Kasım 2024, 224 sayfa
(**) “Bir Günü Daha Yaşamak” adlı şiirimden alınmıştır.
20 Mart 2025 Perşembe
Bahar Gündönümü / Ay Dilbere / Giriş
"KUZEY YARIM KÜRE BAHAR GÜNDÖNÜMÜ
MART DOKUZU
1.
SU
21 Mart.
Tan atımı.
Yukarı Fırat Havzası / Batıucu Platosu.
Ezeli suların, kutsal dağların ve eteklerinde uzanan geniş, kerim ve bereketli ovaların güzel diyarı...
Bu güzel diyardaki olağanüstü bir mevsim geçişi. Yeryüzünün özel yaratılmış bölgelerinden birinde, yeni bir yıla uyanışın görkemli gecesi...
Yukarı Fırat Havzasının geniş, ferah batıucu platosunda, bin bir yıldır yinelenen gün dönümü dansının bütün yörede yaşanacağı bir Leyl ü nehar…
Bir tek gündüzle gecenin eşit olduğu, bir tek o leyl ü neharda oluşan o büyük o inanılmaz o rengârenk dönüşüm…
Burası kutsal sırlarla bezenmiş dağlar yurdu. Bu dağlardan, üç bin metre yükseklikten, vakarla; uzak denizleri, çölleri, vahaları, şehirleri, neredeyse yeryüzünü ve ruhunu kuşbakışı seyredebilen, bilen ve hissedebilen kadını, ihtiyarı, çocuğu, toprağı, suyu ve ateşi ile bir başka coğrafya…
Zirveleri gökyüzüne ulaşan, gölgesi birbirinin üzerine düşen, yüksek, sarp, kayalık dağların ülkesi… Kendini bu dağların içinde koruyan derin derin vadilerin, dibi görünmez uçurumların, yüksek yüksek düzlüklerin… Debisi yüksek suların… Bir zamanlar eteklerinde uzanan geniş geniş ovalarda kurulu, şimdilerde kendisinden kopmuş, gitmiş, el olmuş, kaç kez yıkılmış kaç kez imar edilmiş, beş koca şehrin…"
Roman böyle başlıyor...
Ay Dilbere...
Nevruz, Nevrozi, Newroz, Nevroz kutlu olsun
Ay Dilbere üzerinden bir söyleşi
Röportajı Yapan: İlhan Tomanbay
Sosyal Hizmetler Akademisinden mezun meslektaşımız Güven Tunç’la bütün meslektaşları gurur duymaktadır. Çünkü o içimizden çıkarak adeta “dışa vurdu!”. Bu ne demek? Bizleri, meslektaşlarını aştı, zamanı aştı, günceli aştı ve önemli romanlarıyla Türk edebiyatında önemli bir yere oturdu. Meslektaşları kendisiyle ne denli gurur duysa azdır. Biz de bu gururla – sabırsızlıkla – son romanının çıkmasını bekledik. Yayınlanır yayınlanmaz kutlamaya koştuk. Kitabının yayınlandığı KKM Yayınlarının kitap dolu aydınlık salonunda kitabının tanıtım toplantısı yapıldı. Toplantı yöneticisi Hüsniye Şimşek Güven Tunç’u edebi yönüyle öyle güzel tanıttı ve kendisi de edebiyat üzerine görüşlerini anlatınca kitabını okuma sabırsızlığımız daha da arttı. Aldık, kendisine imzalattık ve okuma heyecanıyla evlerimize döndük. Özellikle sınıf arkadaşları ve birçok meslektaşları ve tanıyan diğer dostları kendisini yalnız bırakmamış, gelmişlerdi. Gün güzel geçti.
Ay Dilbere adlı romanın adı bir kere okumaya itiyor insanı. Anlamak için, Ay Dilbere’nin ne olduğunu. Başlarda Anadolu’nun Fırat havzasını büyüleyici bir biçemle betimlemesi sizi daha baştan sarıyor. Sonra romanın içinde ara ara yeralan adeta “kilometre taşları” olan kısa arabaşlıklar insanı hem yeni heyecanlara yönlendiriyor hem okumayı yalınlaştırıyor ve hızlandırıyor. Yarıladım bile… Ama ara verdim. Yoksa Sosyal Hizmet Magazin’in çıkması gecikecek! Varol Sevgili Güven Tunç. Verimin kutlu ve büyük olsun.
SORU: - Bize kendinizi tanıtır mısınız?
- Sanırım en zorlandığım soru bu. Biraz çocukluğumdan başlayayım. Doğduğum şehir ve babamın görevleri nedeniyle dolaştığımız yerlerin çok renkli çok umutlu insanları, yaşantıları, evlatlarını okutma gayretleri, becerikli anneleri, çalışkan babaları, sinemaları, sokak oyunları, kilitlenmeyen kapıları ile zengin geçti.
Ankara, ilk ve orta eğitimden sonra Sosyal Hizmetler Akademisi, mezuniyet, daha çok belediyelerde kreş ve toplum merkezi yöneticilikleri ile halka yakın görevlerde bulunma. Sosyal Hizmetler ve Çocuk Esirgeme Kurumu ile de çalışma hayatını tamamlama.
Bütün hayatımın yazmaya zemin olması ve yazmayla iç içe yürümesi.
Okumaya, filmlere, hayallere kapılan bir insandım hep.
İlk kitabım, Gökyüzünü Arayan Mavi, 1992 yılında yayımlandı. Sonra sırasıyla,
Şehrin Zulası Ankara Kalesi kitabının yazarlarından biri oldum.
Elimsende
Bir Aşk Bir Hayat Bir Şehir/Ankara'nın Zamanları Mekanları İnsanları
Sen Çok Yaşa Babaanne
Ververan'da Bir Hüzzam Şarkı
Ve bu yıl yayımlanan, Ay Dilbere
SORU: - Çok güzel romanlarınız var. Bir yenisi de bugünlerde çıktı. Sizde roman yazma dürtüsünü tahrik eden ne olabilir? Roman yazma isteğini ortaya çıkaran... nedir?
- Çok teşekkür ederim, önce yazmaya yönelişimden başlayayım çünkü sadece roman yazmadım.
Bende yazma isteğimi kışkırtan çocukluğumdur. Komşularımızın renkliliği, dinlediğim masallar, bir çok dilde söylenmiş türküler, yaz sinemaları, şimdiki gibi el kadar değil, bildiğimiz o uçsuz bucaksız bahçeler, o bolluk o bereket o umutlu yaşamlar...
Bir de özgürlük, eşitlik, kardeşlik özlemi.
Roman içerdiği evren genişliği nedeniyle benim özlemlerimi anlatmaya uygun. Zaman ve mekan genişliği açısından bana olanaklar sunuyor. Bu nedenle romana yöneliyorum.
SORU: - Sizde herhalde sanat deyince akla ilkkez edebiyat gelir. Sizce sanat içinde edebiyatın yeri nerededir?
- Sanat deyince bende ilk edebiyat geliyor tabii ki ama yazıdan önce mağara duvar resimleri de bir dert paylaşımı bir duygu ve düşünce ifadesi bir tanıklık bir güzellik arayışı anlamında çok şey anlatıyor.
Sözün, melodinin, çizimin insanlığın ilk başlangıcında çok farklı olmadığı kanısındayım.
Edebiyatı; resmin, müziğin, plastik sanatların, görsel sanatların aynı kökten gelen olarak tanımlayabiliyorum kendi içimde. Çok net çizgilerle ayıramıyorum. Birbirini besleyen alanlar.
SORU: - Sizce roman mı öykü mü?
Benim edebiyat serüvenim öyküyle başlıyor. Öyküden vazgeçmiyorum. Roman kurgularımı bile öykü öykü geliştiriyorum.
Roman bana, yüz yıllık değişimleri, yaşantıların çeşitliliğini, coğrafyaların büyüklüğünü, bol bol karakterler oluşturarak, olayları onların üzerinden anlatmayı sağlıyor. Roman yazmayı da öykü yazmak kadar seviyorum.
SORU: - Romanla mesleğiniz arasında bir bağlantı kurun desek, neler söylersiniz? Öncelikle, böyle bir bağlantı var mı yok mu?
- Genç meslektaşlarımla yazma üzerine yaptığımız bir çalışma olmuştu. O çalışma kitaplaştırılmıştı. Kitabın önsözünde yazdığım düşüncemi burada da söyleyeyim; Biz sosyal hizmet uzmanları insanlık hallerinin çoğuna şahit oluyoruz. Tanıklığımızın yanısıra birey/grup/toplumla çalışma yoluyla çözüm ortaklığı yapmayla görevliyiz. Çözümü de insan hakları ve insan haysiyeti çerçevesinde uygulamak ve geliştirmekle yükümlüyüz . Bu iki unsur, yazmak için çok iyi bir başlangıçtır diye düşünüyorum.
SORU: - Sizce roman nasıl okunmalı? Okurlara neler tavsiye edersiniz?
- Okur olarak sadece kendi adıma yanıt verebilirim.
Gençlikte bir gecede bitirdiğim kitaplar çok olmuştur. Şimdi biraz daha günlere yayıyorum. Bazıları düşüne düşüne, sindire sindire okunuyor bazıları alıp peşine takıyor sizi sürüklüyor. Sonra bir bakıyorsunuz ki basit ve sürükleyici bulduğunuz roman midenize oturmuş. Oturup günlerce düşünüyorsunuz bu kadar sade anlatımla bu farkında olmadığımız, görmediğimiz olgu, olay, yaşanmışlığı bize nasıl aktarmış... Sanatın gücü bu olmalı.
Roman, öykü, anı, inceleme ne olursa kitabı çok uzatmadan okumayı seviyorum.
Zamanın ruhunu iyi yansıtan, zamanı, çevreyi, ortamı iyi betimleyen, gerçekçi, okuru eğitecek kişi değil paylaşacağı değerli bir arkadaşı olarak gören, toplumsal sorunları dışlamayan, dili akıcı, insancıl ve merak uyandıran, çözümü okurla birlikte bulmaya çalışan romanları daha çok severek okuyorum.
SORU: - Romanlarınızın sizce ne kadar hayal ürünü ne kadarı sizin yaşamınızdan ürüyor?
- Romanlarımın mutlaka dayandığı bir toplumsal gerçekliği oluyor. Onun üzerine hayal dünyamı katıyorum. Hayal dünyamı o gerçekliğin üzerinde, ipi gevşek bir uçurtmanın yükselebileceği kadar yükselmesine izin veriyorum. Buna rağmen okuyanların geri dönüşlerinde, roman kahraman ve karakterleriyle özdeşleşmişim gibi bir görüşle karşılaşıyorum. Roman sayımın az olmasından kaynaklanıyor. Ömrüm ve isteğim olur yazmayı sürdürürsem bu görüşün değişeceğini biliyorum.
SORU: - Son olarak kendinize romanlarınızla ilgili bir soru sorun desek, nasıl bir soru sorardınız?
- Yazmayı seviyorum da yazdıklarım üzerinden konuşmayı sevmiyorum şimdilik. Belki neden yazıyorsunuz diye bir soru olursa, Arkadaş Z. Özger'in bir dizesi vardır, "Hiç kimse bilmiyor içimin yangınını... " Benim içimin yangını da özgürlük, eşitlik, kardeşlik özlemi. Özgür, eşit ve kardeş dünyanın ne denli şenlikli, neşeli, üretken olacağına yönelik derin hasret.
Ne dediniz? Güven Tunç’a son romanı Ay Dilbere üzerine hiç soru sormadık mı? Önce romanı hepberaber bir okuyalım da roman üzerine sorularımızı da daha sonra hazırlar ve birlikte sorarız, olur mu?
*
20 Aralık 2024 Cuma
Ay Dilbere Romanı Üzerine
Roman için araştırmaya, incelemeye çalıştığımda;
Kadınların her sabah güneşin doğuşununa;
“Ey ümmetin Muhammed’i
Senden var rica ile minnetim
Rızkından önce cümle aleme yani ümmetine ver
Kapı komşuya ver
Yabandaki aç kurda ver
Sonra da biz naçarlarına ver,”
dilekleriyle eşlik ettiği...
Güneşin batışıyla da yerlerin mühürlendiği bu inanç
Kırımdan önce her evin kapısının, Hızır gelirse kapıda kalmasın diye açık olduğu, bir yudum sularını içenin sofrasına oturanın kardeş bilindiği bu kültür.
yalnız kadınların dokunulmazlığı ve onlara saygı ile davranılması,
leçeğini yere atan bir kadının huzurunda tüm çatışmaların sulh olduğu bir medeni yaşam biçimi,
Hızır Günlerinde yapılan
“Ya Hızır!
arsızları, nursuzları, haksızları bizden ve neslemiziden uzak tut.
Bizleri namerde muhtaç etme”,
Ya Hızır, alemin verdiği lokmaları kabul eyle,
bizimkini de unutma.”
dileği
beni hayran bırakmıştı.
Ve
Dersim, bugünlerde başlayacak olan Gağan günlerine hazırlanıyor...
***
"Bir gün de hatırlayacaksın. Seni benim kadar özlemle çağıran bu kerametli toprakları, bu kerametli suları hatırlayacaksın...
Suyun seni çağıran sesini duyacaksın
Beni duyacaksın.
Bu yıldızları, bu bülbüllerin, dağların, kırların sana özlemini yüreğinde hissedeceksin.
Barışacaksın.
Barışacaksın
Barışacaksın canem."
***
"... Doğanın o muhteşem uyanışını, toprağın hareketlenmesini, suların dağlardan gümbür gümbür bir müjdeyle baharı uyanırdırarak gelişini ve 21 Mart gününü, büyülü bir dille anlatarak başlamış.
Kitap ilk satırda beni en kuytusuna çekti.
Kitapta kah Hesen, kah Çariçe, kah Hakan oldum.
Hiçbir duygum yarım kalmadı, tamamlandım.
Kaptırdım kendimi o büyülü dile, hüzünlendim, umutlandım, kederlendim,ağladım, güldüm... "
R.Y.
***
"Yazarın olay örgüsü sırasında yaşadığı kaygının farkına vardığımı da söyleyebilirim. Bence dil, anlatımdaki derinlik… Asla rahatsız etmeyen bir ses bulmuş. Dili dağların, göklerin, bulutların, suların, şehirlerin diliyle karışık… İnsana sonsuzluk duygusu veren bir duyarlılıkla yazılmış Ay Dilbere’yi. Size her şeyi söylemiyor kitapta, her şeyi açık etmiyor. Öyle ki satır aralarına romanlar sığar. Acılardan dağlar kurulur, koca koca nehirler akar. Sevinçlerle ovalar yeşile kesilir. Acılarla dağlar çıplak kalır."
Hayrettin Geçkin
İnsancıl Dergisi
17 Kasım 2024 Pazar
AY DİLBERE
"Dağlık haliyle, sanki dünyanın özel olarak yaratılmış yerlerinden biri. Ve yaratıldığı şekilde, olduğu gibi aynen kalan, saklanan, sarmalanan yabani sılası…
Her yeri dağ her yeri uçurum her yeri su… Her yeri su… Yüce dağların derin uçurumlarla ayıran dar, karanlık vadilerinde, geniş çayırların, yüksek yaylaların, arasından, yarların dibinden akan buz gibi soğuk çaylar, dereler… Kayalardan sekişinde neşeli, karanlık vadilerde uğultusuyla korkutucu, o geçilmez, dizginlenmez sular… Gümbürdeyen, fokurdayan, coşan, taşan, çatallanan, kaynayan, şırıldayan, köpüklenen, parıldayan, menevişlenen akarcalar…
Köpüklene köpüklene yüksek yüksek tepelerden, yüksek yüksek kayalara, kayalıklardan vadilere, şelale şelale dökülen, acı, tatlı, ekşi pınarlar… Büyük çaylara büyük derelere ulaşmaya çalışan, bereketiyle büyük, cüssesiyle küçük, aceleci sular…"
23 Ağustos 2024 Cuma
22 Ağustos 2024 Perşembe
Susun Ne Olur Beş Dakikacık Susun Dinleyin/Öykü
SUSUN! NE OLUR BEŞ DAKİKACIK SUSUN! DİNLEYİN!
Şaheste, ayakları birbirine dolana dolana merdivenlere koşup, yürüyen olmasına aldırmadan, basamakları nefes nefese atlayarak inip, kalkmak üzere olan metroyu yakaladığında, neredeyse kalbi göğsünden çıkacak gibiydi. Bir yer bulup oturdu. Elleriyle başını tuttu. Beyni sanki patlayıp etrafa dağılacaktı. Gözleri yanıyor, kulakları uğulduyordu. Aksine vagon da doldukça doluyor, insanlar üzerine üzerine geliyordu. Özellikle konuşmalar, gülüşmeler, ayarsız sesler onu boğuyordu. Metro hareket edip rayların üzerinde yağ gibi kaymaya başlamış ve ilk durağı yeni geçmişti ki bilincinde olmadan,
"Susun! Allah aşkına bir susun. Ne çok konuşuyorsunuz."
diye bağırdı avaz avaz.
Vagondakilerde önce bir şaşkınlık ardından derin bir suskunluk oldu. Birbirine bağlantılı diğer vagonlardaki insanlar da bağırtıyı duymuş, konuşmayı anlayamamış ama kulaklarını dikmişti... Başlar o yana dönmüş, ses tonları inmişti bir kere.
Şaheste'nin yanında yöresinde olanlar, bu azarlamayı, saçı başı dağılmış, gözleri fincan gibi açılmış bir kadının hezeyanının verdiği rahatsızlık olarak kabul edip yeniden günlük konuşmalara döneceklerdi ki yeni bir bağırtıyla uyarıldılar...
"Susun! Bak çocuğu duyamıyorum ben! Çocuk korkuyor. N'olur susun!"
Rahatı bozulmuş olanlardan bir adam, kalabalığın sözcüsü olmak ve makbul, muteber, muktedir görünmeyen bir kadın tarafından azarlanmaya karşı bir hamle yapmak amacıyla, atıldı.
"Ne çocuğu be? Ortada çocuk mocuk yok! Kimi duyacaksın?"
"Okulda o. Şimdi bıraktım. Çok ağladı. Onu duymam lazım. Söz verdim."
Adam fare yakalamış kedi iştahıyla tribünlere seslendi,
"Ne saçmalıyor bu. Okuldaki çocuğun sesini burada mı duyacakmış?"
"Susarsanız duyarım, n'olur. Anası bana emanet etti de gitti... Onu dinlemek istiyorum. N'olur susun."
"Deli bu arkadaşlar. Herkes işine baksın."
Şaheste elleri hâlâ başında, bir yandan saçlarının dağılmasına aldırmayıp başını ovarak, uğultuyu gidermeye çalışıyor diğer yandan da huzursuzca bir oturup bir kalkmaya yelteniyor ama kalkamıyordu.
"Çocuğu duyamıyorum. Annesi gitti, annesini de duyamıyorum. Allah aşkına susun. N'olur dinleyin."
Yanındaki orta yaşlı kadın, adamın aksine onu sakinleştirmeye çalışıyor, omzunu tıp tıplayarak herkesin kızmadığını ona anlatmaya çabalıyordu.
Şaheste, ağladı ağlayacak,
"Ne yapacağım ben şimdi? Aleyna'm ağlar da beni çağırırsa ne yapacağım? Bana seslenirse nasıl duyacağım onu?"
Ortalardan biri öne atılıp,
"Kes artık! Esas senin konuşman rahatsız ediyor herkesi," diye histerik bir tepkiyle bağırınca, bir başkası gayet soğuk
"Beni hiç rahatsız etmiyor konuşması… Biraz saygılı olun lütfen. Bir kadına böyle davranamazsınız,"
diyerek, oluşabilecek diğer olumsuz tepkilere karşı bir hamlede bulundu
Olayın başından bu yana sahanlıktan olanları izleyen Melisa, insanların arasından yavaşça geçerek Şaheste'nin yanına geldi, ardında da onu bir ömür boyu izlemek isteyen Alican… Melisa çevredekilere,
"Belki bir şey söylemek istiyor. Bir dinleyelim isterseniz."
Şaheste'yi sakinleştirmeye uğraşan kadın, kalkıp yerini Melisa'ya bıraktı.
"Gel kızım, otur. Belki sen çözersin. Belli çok derdi var."
"Ne derdi olacak?" diye tısladı biri.
Bu kez Alican horozlandı.
"Ne var bir beş dakikacık sussak? Çok mu zor bir insanın küçücük bir isteğine uymak?"
Vagondakilerin bir kısmı Şaheste'nin hâli karşısında Alican'a hak verirken bir kısmı da kadının sözlerinin altında bir hikâye olduğunu düşünüp, meraktan susmuş, kulak kesilmişti ki, en arka vagonlardan bir genç daha harekete geçti. Ama oldukça yavaş... Tereddütle, dalgın, düşünceli... Eren... Ağır ağır, sanki kafasındaki bir veriyi işler gibi ağır çekim ilerliyordu…
Yine inenler binenler oldu. Binenler tuhaf bir durum olduğunu anlayıp, tepki verebilmek için suskunlukla birinin, bir hareket yapmasını ya da konuşmasını beklediler.
Melisa yanına oturmuş olduğu Şaheste'ye,
"Korkmayın. Biz yanınızdayız. Yalnız değilsiniz."
Şaheste, bitkin, yorgun… Arandı tarandı telaşla arkasına sakladığı çantasını el yordamıyla buldu. İçinden mendilini çıkardı. Yüzünü gözünü sildi. Karşı koltuklardan biri bir pet şişe su uzattı. Melisa aldı açtı, uzattı. Elleri titriyordu Şaheste’nin. Melisa’nın ısrarıyla titreye titreye bir kaç yudum aldı. Suyun birazıyla da mendilini ıslatıp, yeniden silindi. Melisa,
“ Neyiniz var?. Size yardım edebiliriz.”
“Korkuyorum. Ya çocuğa bir şey olursa? Duyamazsam.”
"Korkmayın biz buradayız. Sizi yalnız bırakmayız."
"Öyle bir şey değil ki bu, hepimiz korkmalıyız.”
"Hah!"dedi biri... "Olağan paranoyalar," diye sürdürmeye kalktı... Ama vagondakiler onunla aynı fikirde değil gibiydi. Tümcenin sonunu getirmedi.
“Neden ki?”
diye atıldı yeni binenlerden biri, alaycı. Şaheste, içtenlikle,
“Senin çocuğun var mı? Duyabiliyor musun? Dinle bak, duyabiliyor musun?
Adam sus pus oldu. Mahcubiyetle, iki elini birleştirerek minnet ve müteşekkir işareti yaptı.
Çocuğu olanlar huzursuzlandı. Biraz da kızdılar içlerinden. Durduk yerde…
Eren, Şaheste’nin olduğu vagonun sahanlığına varmıştı en sonunda. Ağzı açık olanları izleyebiliyordu sadece. Şaşkındı çok. Toparlanamıyor, olanları anlamlandıramıyordu.
Melisa durumu çözmüştü. Anlatmasını sağlarsa vagondaki suskunluğu garantilemiş oluyordu. Vagon sessiz olursa o bağırmaz, kimse de ona kötü davranmaz, kötü söz söylemezdi.
Sesinin en alt tonuyla,
"Metro ile mi geldiniz okula… Servisi yok muymuş?"
"Bozulmuş. Bugünü bulmuş kahrolası. O kadar gün içinde, bu günü bulmuş."
"İyi ya işte, yetişmişsiniz, ne güzel."
"Bildiğim yerler değil buralar yavrum. Çok uzak."
"Neden bu karar uzağa yazdırdınız ki. Yok mu mahallesinde bir okul?"
"Burak Canberk'i mahalledeki okuldan kaçırdı, bunu kaçırmasın diye ta buralara getirdi yazdırdı anası… Çok ağladı Aleyna’m. Alıp geri götüreyim, dedim. Öğretmeni bırakmadı. Proje ödevi mi ne varmış."
"Niye ağlıyor ki çocuk?"
"Yavrum, annesi için mi korksun kendisi için mi korksun Canberk için mi?"
Melisa aynı ağır tondan ve şefkatle ama cevabından korkarak,
"Korkacak bir şey mi var?"
Şaheste kendi kendine konuşur gibi sürdürdü.
"Ah kafam. Boş verecektim ödevi mödevi… Ah bir duyabilsem..."
"Annesi babası yok mu?"
"Annesi dün, akşam otobüsüyle gitti. Bana emanet etti çocukları."
"Terk mi etti yoksa?"
Melisa kendi sorduğu sorudan kendisi rahatsız oldu. Özel hayata giriyordu belki yanıtı. Şaheste kendinden beklenmeyen bir toklukla
"Eder mi hiç o, kızım?”
Yanıt beklemeden,
“Etmez!... Etmez!”
Karşı koltuktakilerde duysun istiyordu,
“Çocukları için ölür Açelya.”
Sesi gittikçe yükseliyordu
“Ölür de... “
Artık bağıra bağıra söylüyordu,
"Ölmeye gitti zaten…”
“Yok artık!”
diye fırladı biri yerinden.
Bir diğeri
“Dinlemeyeceğim artık seni. Halisünasyonlarını anlatıyorsun sabahtan beri. Biz de saf saf dinliyoruz.”
Yeni binenlerden biri
“Halisinasyon ne ki?”
İnmeye hazırlananlardan biri
“Ablacığım işe giderken şu yaptığın işe bak. Tüm motivasyon gitti.”
Eren yetişti yanlarına…
“Doğru söylüyor. Bütün söyledikleri doğru.”
Daha çok Melisa ve Alican’a konuşmuştu ama kulak kesilen bütün vagon da duymuş oldu.
Eren daha metroya binerken, komşuları Saheste Teyzesini görür gibi olmuş, onun orada olma olasılığını hiç aklı almamış, o nedenle peşinden de gitmemişti. O, "Susun! Çocuk! Korku!" içerikli çığlığı duyup da bilincine varana kadar bir süre beklemiş sonrasında, uykusuzluk ve yorgunluktan yanılma payı bıraksa da harekete geçmişti. Aynı çığlık dün akşam, apartmanlarında da duyulmuştu aslında. Annesiyle babası bakmaya gittiği için başını dersten kaldırmamıştı. Sabah erkenden yarı zamanlı çalıştığı markete gidecek, öğlen de sınavına yetişecekti. Annesiyle babasının eve dönüşünü bile duyamamış, kitap elinde uyumuş kalmıştı. Yemin edebilirdi ki dün gece duyduğu aynı sözler aynı acılı, çaresiz çığırtıydı az önce kulağına ulaşan. Ne âlâkâydı. Ne âlâkâ? Evinden bile çıkmayan kadın... Ama gerçekten oydu. Apartmanlarının dört numarasındaki Şaheste Teyze. Melisa'nın uzattığı şişeden su içiyordu yine, ıslattığı mendiliyle yüzünü gözünü siliyordu. Bir de minnetle, bir Melisa'ya bir Alican'a bakıyordu.
Şaheste gelip önünde eğilen Eren'i görünce tanımadı önce, afalladı birden, sonrasında bıraktı makaraları, yaşlar ardı ardına süzülsün diye gözlerinden..
"Eren! Eren'im!"
Ortalık büyük bir kabahat işlemiş gibi sus pus oldu. Vagondakiler ses çıkmasın diye nefes bile almayacak duruma geldi. Durağa gelindi, inenler binenler oldu. Dehşetengiz suskunluk bir türlü bozulmadı. Donmuş gibiydi insanlar.
Ama karşı koltuklarda oturanlardan biri merakına yenilip, duyulur duyulmaz bir sesle,
"Ne diyorsun teyzeciğim? Ne oldu annesine?"
Aslında çevrenin merakına tercüman olmuştu. Melisa da çok merak ediyordu, soramıyordu.
Şaheste artık Eren’e anlatıyordu sadece.
“Babası olacak adam, gelip Canberk’i kaçırdı ya, yatılı yurda verecekmiş hap kadar çocuğu… Görümcesi söylemiş, hani şu esmer olan,‘Gel al çocuğunu, kurtar,’ diye aramış, gizlice. Açelya dün akşam otobüse bindi gitti. Sabaha varmıştır. Sonrasını bilmiyorum.
“Geçen sefer yaralamıştı, bu sefer öldürür kesin.”
Melisa dayanamadı,
“Deli mi bu kadın?”
“Deli değil yavrum, kadın o… Kimse duymadığı bir kadın. Kimse onu duymuyor. Kimse kimseyi duymuyor.”
Vagonun sonlarından bir genç kadın katıldı Şaheste’nin sözlerine,
“Haklısınız kimse kimseyi duymuyor…Dinlemiyor.”
Artık değil vagonda, tüm metroda kimsenin konuşası yok. Acı gibi zehir gibi bir suskunluk… Sanki az önce sirenler çalarak bir itfaiye, bir polis aracı bir ambulans geçmiş son sesiyle, aralarından. Her insanda az çok ama mutlaka bulunan bir yara deşilmiş bir kahır hissiyatı gelmişti herkese.
Metro bu havada Kızılay son durağına yol aldı. Durağa gelince tüm yolcularla birlikte Şaheste, Eren, Melisa, Alican da indi.
Eren önce Şaheste’yi karşı taraftan aynı hattaki metroya bindirip Aleyna’nın okuluna götürdü, kapı güvenliğine emanet etti, her teneffüs çocuğu göstermeye söz aldı, gelip alacağına söz verdi, sonra aradı Açelya’yı, Canberk’in peşinde olduğu bilgisini aldı… Yarım saat izin alıp erken gitmeyi umduğu okula ve sınava, cebindeki son parayı denkleştirip taksiyle ucu ucuna yetişti.
Metrodan diğer inenler biraz buruk, sersemlemiş, dışa kapalı hâldeydiler. İşte, okulda, kahvede, çarşıda, ara ara durup sanki bir ses duyacakmış gibi ortalığı dinlediler… Sadece soranlara anlattılar usulca, akşamı dar ettiler.
Konservatuarda keman öğrencisi olan idil metroda yaşadıklarını okulda, kantinde anlattı arkadaşlarına, tanınmış ve tatlış bir kadın piyano öğretmeni bunu duydu, o akşam hikâyesinde paylaştı. Meşhur bir tiyatrocu arkadaşı gördü paylaşımını sonra yurt dışında yaşayan sinema oyuncusu profilinde, sonra iyi kalpli bir rock şarkıcısı durumunda, onun popcu arkadaşı derken, paylaşanlar çoğaldı, yayıldı gitti.
Melisa ve Alican metrodan iner inmez daha vakit öğlen olmadan bu olayın kısa filmini çekmeye karara verdiler. “Susun! Susun! Çocukları ve kadınları dinleyin” olacaktı adı.
Metroda o günü yaşayıp birkaç gün aynı saatte okula, işe, kahveye, çarşıya gidenler bu olayı anımsayıp sessizleşti. Olay birkaç güne unutulur giderdi ama iyi kalpli o rock şarkıcısı, Melisa ve Alican’dan habersiz aynı isimle bir şarkı yaptı.
Eren sınav sonrası pürtelaş, metroyla, Şaheste Teyzesini ve Aleyna’yı alıp eve getirmişti. Komşular başlarına toplanıp sormuşlardı. Ölümü göze alarak, uzak, başka bir şehre oğlunu aramaya gitmiş bir gencecik Açelya’yı duymak için televizyonlarını kapattıran Şaheste’ye kızmayı çoktan bırakmışlardı. Onu da çok merak etmişlerdi. Onun sesini duymak için neler vermezlerdi. Onların aralarında apartman yöneticisi olan kadın da vardı. Sonradan oturmuş bu öyküyü yazmıştı. Bir de gitti çocukların haklarıyla ilgili gönüllü çalışan avukat arkadaşına anlattı. O da bir afiş yapmayı tasarladı.
Bir de o gün aynı saatte o metroda olan gencecik bir şair şiirini yazınca… Olanlar oldu.
Artık hilafsız her Çarşamba metroda saat on ikide Kızılay yolcusu olan her insan beş dakikalığına sustu… Hele sosyal medya, kim ne bulursa artık, şarkı, şiir, film, öykü, afiş… Her Çarşamba sayfasında paylaştı beş dakika… Ev kadınları bıraktı o saatlerde, hem kendi kalplerini hem komşu kadınları dinlediler, bir derdi var mı diye.
Açelya, ablası derneklerde gönüllü çalışan Oğuz Komiserin gönderdiği, devre arkadaşının yardımıyla, ölmeden, yaralanmadan Canberk’i aldı geldi sağ salim.
Ama bir tane değildi ki…
Öyle olduğu için, bir görüldü ki her Çarşamba saat on ikide yapılan şey, tüm dünyaya yayıldı, tüm dillerde söylendi, sosyal medyanın tüm kanalları karardı, tüm metrolarda susuldu. Tüm mutfaklarda işe beş dakika ara verildi.
Böylece yavaş yavaş çocukların ve kadınların sesi duyulur oldu..Sonra da tehlike altındaki grupların ve bireylerin. Tehlike altında kim, kimler varsa onların.
Dünya çiçek açtı sanki.
Dünya çiçek açtı.
24 Haziran 2024 Pazartesi
Şehirde ve Gecede
ŞEHİRDE VE GECEDE
“Havada kar sesi var...”
Üç çocuk...
Üç küçük çocuk…
Ancak ve ancak el dokuması ipek bir kumaşın veya Küçük Asya’ya, Balkanlar’a Mezopotamya’ya, Akdeniz’e özgü antik, atlas bir kilimin motifleri kadar ayrı olabilen ailelerden, aşiretlerden ya da sülalelerden, aynı kökboyalı iplikle dokunmuş üç yakın şehirden, kasabadan, köyden, biri kız ikisi oğlan, üç hülyalı çocuk…
Bir sabah uyanır uyanmaz aynı saniyelerde yataklarından deli gibi fırlayıp evlerinin kapılarına koştular. Büyülenmiş gibiydiler. Ana babaların, dedelerin, halaların, nenelerin, yengelerin, evlerinde büyük küçük, az çok kim varsa, o delice seğirtmelerini kim gördüyse, onlardan en azından bir iki tanesinin şefkatli girişimlerini, sert otoritelerini dinlemediler. Sokağa, bahçeye açılan kanatlı kapıları, büyük bir güç sarf ederek sonuna kadar açıp ileri atıldılar ama kala kaldılar. Burunları, bütün o uçsuz bucaksız coğrafyaya yağmış olan, boyları hizasındaki kara gömüldü… Hele kız olanın boyunu da aşıp geçti, kapının önündeki yığıntı. Üzerine yıkılıverdi ve her yanını kar içinde bıraktı. O daha ileri atılayım diye çabalarken evdekiler yetiştiler. Tüm direnmesine karşın önce o içeri alındı. Saçları, gecelik entarisi, elleri, çıplak ayakları ıslanmış ve buz gibi olmuştu. Bağırdı, kapının koluna sarıldı, ısırdı, edepsizce tükürdü, salya sümük ağladı. Aileden iki genç ve güçlü kadın onu içeri zorla sokabildiler.
Oğlanlara da öyle oldu sayılır. Birbirlerinden ve kızdan habersiz ancak gelenekten, görenekten, terbiyeden, haberli olan oğlanlar, daha ağır başlı davranarak ve ikna olmuş görünerek ama ayakları da geri geri giderek, evdekilerce gömüldükleri kar yığınının altından sökülerek içeri alınmalarına ses çıkarmadılar. Huysuz olanı bile öyle davrandı. Kafası meşgul ve dalgındı. Dalgın olduğu için de munis.
Üç çocuk...
Üç güzel çocuk…
Duydukları bir sesle, sanki sadece onlar için özel olarak yapılmış bir çağrıyla uyandırılmışlardı… Kalplerinin işaret ettiği yöndeki, kulaklarında bir parça tınısı kalan o sesleri yitirmemeye, yeniden bulmaya, ulaşmaya koşmuş, aradıklarına yaklaşamadan da tüm dünyanın kar altında kaldığını görmüşlerdi.
Bütün gece yağan kar, çatıların tepesinden, bahçelerin ötesini, dağların doruklarından, düzlüklerin ta ilerisini kaplamıştı. Ufka kadar görünebilen bütün bir çevre, tüm sesleri silen, beyaz, kalın bir tül altında kalmıştı. Bulutlar yere inmişti sanki.
Bu üç mahmur çocuk, gece boyunca yağan karın sessizliğinde, derin uykularının arasında evlerinin kapılarının ya da pencerelerinin baktığı dağdan sanki bir tayın kişnemesini, bir kuzunun melemesini, bir ceylanın ayak sesini bir çocuğun acemice söylediği sıcak bir melodiyi, bir ıslığı duymuşlardı… O sesin ardından gitmek, kulaklarına fısıldanmak istenen bir büyük sırrı çözmek için karşı konmaz bir istekle ve silkinerek uyanıp kapılara koşmuşlardı…
Bir bütünlüğü olmayan, ha bire parçalanıp bölünerek kendini gizleyen düş parelerine göre, bütün bir gece sanki yataklarında değil de dağlardaydılar. Üşümeden, ıslanmadan, acıkmadan, yorulmadan, özlemeden ve hatta korkmadan oralardaydılar. Ayakları yere basmadan geziyor, yorulmadan dolaşıyor ormanın bütün varlıklarıyla, onların dillerinden anlaşabiliyorlardı. Cesur, kahraman ve çok güçlüydüler.
Ormanın şarkılarını söyleyen kendileriydi belki, meleyen, kişneyen de kendileri. Kendileri değilse de tanıdık bir çocuktu. Onlara başka dünyaların öykülerini anlatan, hiç duymadıkları şarkıları söyleyen bir yabani taydı, yeni doğmuş kuzuydu, belki de bir oğlaktı. Ormana kaçmış geri dönmeye çalışan bir sıpaydı. Sonbaharda sapanla vurup ardından da kanadındaki yaraya dayanamayıp akranlarından gizli gizli yarasını onarıp yeniden saldıkları kuştu. Belki, belki de bir çiçekti. Fısıltıyla açan bir kardelen... Erken açmış çiğdem. Çağıldayan dereydi. Mutlaka tanımaları, bilmeleri gereken biriydi, bir şeydi işte... Onlara, yalnızca onlara bir şey söyleyen, onlardan, sadece onlardan bir şey isteyen bir içli sedaydı. Belki uzun gecelerin başlangıcında nenelerinin anlattığı bir masaldan arta kalmış, geri dönememiş oralarda çaresiz dolaşan bir peri kızının suretiydi… Ak sakallı Hızır’dı… İyi kalpli bir devdi…
Üç çocuk…
Bu üç tatlı çocuk…
Evlere sokulur sokulmaz ocağın, sobanın, mangalın, evde ne yanıyorsa onun yanına koyuldular. Ayaklarına çorap, patik üstlerine hırka, yelek, kazak ne bulunursa giydirildiler. Yorganların, battaniyelerin altına tıkıldılar. Boğazlarına, o anda ocakta kaynayan çay, çorba, süt, artık ne varsa, Allah ne verdiyse, o akıtıldı. Ana babaları azarladı, ebeleri, abaları, dedeleri korudu.
Üç çocuk…
Gün içinde evdekileri daldalayıp daldalayıp yüksek pencerelere tünediler, yüksek katlara çıktılar ve karşılara baktılar. Yaşlı adamların, yaşlı kadınların yaptığı gibi oturup uzun uzun karşılara baktılar. Derin derin iç geçirdiler. Gurbet yolu bekler gibi, “Ah” ettiler. Efkârlandılar... Ne yemek akıllarına geldi, ne içmek ne çiş ne oyun ne yaramazlık. Kimseler, onları yerlerinden kıpırdatamadı. Ağızlarından bir tek laf alamadı. Söylediklerini duyuramadı. Anneleri, inatlarına isyan edip yakalarını bıraktı. Kardeşleri, abileri, ablaları onları oyuna da işe de ikna edemeyince kendilerini terkedilmiş hissedip küsüp uzaklaştılar. Onlarsa, kızarmış yanaklarıyla öylece susup durdular.
Oğlanlardan biriyle kızın şehri, Munzur’a bakıyordu. Biri kuzeyden biri güneyden de olsa ikisi Munzur’a baktılar. Diğer oğlan ise Karacadağ’a… Karacadağ’dan Zozan’dan Nemrut’dan, Ağrı’dan Munzur’dan, Bey Dağı’ndan başlayıp evlerinin önüne kadar inen ve yüksekliği kapı açtırmayan kar örtüsüne, dalıp dalıp gittiler…
Evlerin ahalisi çatılardan, damlardan, kapılardan kar küredi, çatısı olmayan dam loğladı, atı olan atını yemledi, köyde olan da malını… Kimi odun taşıdı bahçeden kimi su kimi müştemilattan ya da varsa tandırdan ekmek… Yapılması mutlak olan ve gözlerde büyüyen işler çar çabuk bitti. Evlerdeki diğer çocuklarının oluşturup bazı komşu çocukların ve yetişkinlerin de katıldığı kartopu savaşları, kızak kayışlar da tükendi, gitti. Yorgunlukla, üşümüşlükle birlikte evlere kapanıldı.
Geniş bakır tencerelerde buharı tüten çorbalar, duruma göre yahniler, pilavlar pişirildi. Sofralar kuruldu kaldırıldı. Soba küllerinde ayva, patates közlendi. Boğaz gailesi de işler de bitti. Kalakaldılar.
Aile bireyleri, alçalıp alçalıp külrengi haliyle üzerlerine kapanan gökyüzünün ağır kederiyle, içlerine, içlerindeki ülkelere çekildiler. Sedirlere, o yoksa birer mindere sinip karşıları izleyen çocuklarının yanına eklendiler. Küçük mavi ışıltıların, kızıllara dönüşüp kaybolarak dans ettiği uzak, yakın, sonsuz, karanlık görünen beyazlığı seyrettiler. Dağlardan gelen ulumalara mahalle aralarından duyulan köpek ürümelerine ürpererek tanık oldular. Adını, cismini bilmedikleri bir kişi ya da nesnenin özlemiyle elleri böğürlerinde oturup karşılara daldılar.
Kalın kar örtüsü; yeşil tanımlanan bir yerden farklı olarak, beyaz masalsı bir cenneti, kor ateş
Diye tanımlanan bir yerden farklı olarak da, ıssız, dingin bir cehennemi sermişti gözlerinin önüne… Koskoca bir sessizlik… Kalplerinin ritmini, hasretlerinin ince sızısını duyuran bir sessizlik.Kimsesiz bir sessizlik çöktü evlerinin, köylerinin, şehirlerinin üzerine. Zamanı durduran, içlerindeki saati susturan bir sessizlik… Sanki tüm dünya, tüm yaşam, geçmiş, gelecek kar altındaydı…
Üç çocuk…
Üç lâl çocuk…
Minik kalplerinin, engin ruhlarının anlayışıyla, bir boşluktan başka bir görüntüsü olmayan karşıları seyreden büyüklerin, kendileri gibi hüzünlü gözleriyle karşılaşınca şaşırmadılar…
Bu topraklarda, bu kılıcın, kanın, topun, tüfeğin, cesaretin, sürgünlüğün ve hainliğin her türlüsünün yaşandığı bu geniş topraklarda karın her nesneyi kapatmasıyla, unutuş perdesi usulca, çok usulca, hiçbir canlıya sezdirmeden, bir tek damla kan sızdırmadan kendini eritiyordu. Kim bilir kaç bin yıllık geçmişle dün, aynı oranda, kimde ne nişan bırakmışsa ona, bağırarak değil zor duyulur fısıltılarla yaklaşıyordu. Bazılarına istedikleri olayları anlatıyordu bazılarına kendi geniş, büyük, gizemli torbasında ne varsa onu. Unutuş perdesi bazıları için tümden eriyip kalkıyor, yok ediyordu kendini, bazılarına da ancak kaldırılabildiği kadarını. Kar; bugünü örterken, geçmişten anlatılamayanın, yazılamayanın ve bilinemeyenin hayal perdesini açıyordu perde perde, ağır ağır, tek tek… Yaşlılar; başları önlerinde, elleri böğürlerinde, kulaklarına fısıldanan geçmişten hüzünlü türkülerle kalakaldılar. Evlerdeki sesler de eriyip yok oldu. Akşam, bu evlere de mahpushaneler gibi erken indi. Gece bastırdı. Deli bir ayaz, alıcı kuşlar gibi gelip bölgenin üzerine çöktü
Ailelerin ya genç babaları ya da genç yetişkin erkekleri bahçeleri, kapıları, malları, kilitleri kontrol edip geldi bir çalım. Son sofralar kuruldu. Çıralar idare lambaları yakıldı. Radyosu olan açtı. Evin büyükleri ile büyümeye yüz tutan çocuklar, ajansa dikkat kesildiler. Kadınlar, kızlar “Radyo Tiyatrosu’ndan” önce bulaşıkları yıkamaya, ortalığı toplamaya, ocakların, mangalların üzerine cezveleri sürmeye, karyolası olan yatakları açmaya, olmayan yatak sermeye koşturdular. Küçük çocuklar, “gelmedi” diye tuttursalar da yatmadan önce, çiş yapmaya gönderildiler. Radyosu olmayanlar da büyük küçük toplanıp ağzından bal damlayan bir erişkin kadının sihirli masallarını, araları süsleyen zengin manileri dinleyip, erkenden yatmaya yönelik sıkıntılarını başlarından uzaklaştırmaya çalıştılar.
Üç çocuk…
Üç masum çocuk…
Akşama kadar yarı aç yarı tok oturup, anneleriyle didişmelerinin verdiği yorgunluktan olsa gerek, uyuyakaldıkları pencere önünden uyandırılmadan yataklarına taşındılar. O gece aynı çağrıları duymasalar da uyur uyanık birkaç kez karanlıkta pencere önüne gittiler. Hiçbir şey seçemediler. Bilindik orman uğultular onları korkutmaya yetti. Üşümeyle, titremeyle yataklarına döndüler. Düşsüz, deliksiz uyudular.
Kara kış uzun sürdü, kar kırk gün kalkmadı. İnat etti, gitmek için Cemrelerin havaya, suya, toprağa düşmesini bekledi.
Üç çocuk…
Üç delibozuk çocuk…
Kırk gün ne yapıp edip pencerelere, kapılara yakın durdular. Gözlerini, kulaklarını dağlardan,uzaklardan ayırmadılar.
Üç çocuktan…
Üç söz dinlemez çocuktan, oğlanlardan biriyle kız, bir yıl sonra okula başladı. Öbür oğlan ise diğer yıl. Okumayı çabuk söktüler. Dersleri sevmeseler de sorun yaşamadılar. Zekiydiler. Yazları büyük bir zevkle aylaklık etmeyi sürdürdüler. Ağaçlara tırmandılar. Dere kenarlarına koştular. Kimi sokaklarda, oyun parklarında, apartman arkalarında oynadı kimi havuzlu bahçelerde, uçsuz bucaksız ovalarda, dağ eteklerinde. Oyunlara dalıp babalarından önce eve gitmeyi unuttular. Dizleri kanayıp durdu yaramazlıklarından… Bazı çocuklara kardeşliğe benzer duygular beslediklerini fark edince coştular. Arkadaşlığı keşfetmiş olduklarını sonradan anladılar. Gün geldi o arkadaşların anneleri tarafından annelerine şikâyet edildiler. Küstüler, barıştılar... Geceleri yıldızlara dalıp bin bir çeşit hayal kurdular. Üniversiteye kadar okulların açılma günlerini sevmediler.
Nice yaz nice kış geçti.
Üç çocuk…
Üç kabına sığmaz çocuk…
Geçirdikleri kışı, gördükleri düşü unuttular…
Üçüne de benzer çağlarına denk düşen ama hepsine de erken zamanlarda ağabeylerinden, okula giden dayılarından, amca çocuklarından, ablalardan biri, bir kitap verdi… Kimine Reşat Nuri, Muazzez Tahsin, Kerime Nadir, Halide Edip, Kimine Balzac, Hugo, Stendall, Kimine Gorki. Sefiller’le Hıçkırık, Suç ve Ceza ile Çalıkuşu aynı zamanda ellerine konan kitaplardı.
İlk kitaplarını ellerinden bırakamadılar. Nefes nefese bitirdiler. Hemen başka kitapların peşine düştüler. Ama öyle kolay değildi başka bir kitaba ulaşmak. Gizli kutularda saklanan mücevherler gibiydi o zamanda kitaplar… Çok az ve çok değerli. Başka kitapların izini sürmekte hep ısrarcı oldular. Ama okudukları ilk kitabı hiç ama hiç unutmadılar. Ve bu ilk kitaplarını biraz çaresizlikten biraz içlerinde açtığı ufuktan olsa gerek bir kez daha bir kez daha okudular.
Daha ilk okudukları kitaptan başlayıp; büyüleyici bir dünyanın içine sürüklendiler. Başka yaşamları başka dünyaları keşfettiler. Kahramanlara özendiler, karakterlere üzüldüler. En çok da karlı dağları anlatan kitapları sevdiler. Karlı dağlardan gelen bir sesin, bir insanın, yaralı bir hayvanın, kaçak bir askerin, yakışıklı bir eşkıyanın hikâyesini, gözlerini kırpmadan tükettiler. Heyecanlı serüvenlerin peşine düştüler. Aşkı okudular, aşka düştüler… En ufak bir gerilimde kalpleri duracak kadar çok çarptı… Kitabın bir sayfasında bıçak çekildiyse, yaralanıp, günlerce kanadılar. Kahramanın başı ağrıdıysa yataklara düştüler.., Ölüme gidenlerin arkasından ölümü düşündüler uzun uzun. Ayrılıkları, gözyaşlarını, hasretlikleri ve zulmü sevmediler… Sonu iyi biten kitaplara başka türlü bağlandılar. Çocuktular, bütün çocuklar gibi her şeyin sonunun iyi olacağına, açlığın, acının, yokluğun bir daha yaşanmayacağını inanıyorlardı… Onlara göre acıya, ayrılığa tanık olan, yaşayan, dinleyen son kuşaktılar… Artık hiçbir çocuk ağlamayacak, aç kalmayacak, ayrılmayacak, kaybolmayacaktı…
Kitap; nasıl bir işti ki başka hayatları, başka dünyaları, o dünyaların insanlarını, yaşadıklarını, acılarını, sevinçlerini gelip onlara anlatıyordu. Onları da ortak ediyordu tüm zamanlara tüm yaşanlara. Onları kanatlarına alıp, uzun, güzel yolculuklara çıkarıyordu. Ne büyülü bir şeydi ki, hep okumak, okumak hep başkalarının heyecanlı maceralarına, yaşantılarına tanıklık etmek isteği hissediyorlardı.
Anlatılan acılardan, arzulardan, mutluluklardan, dostluklardan, aşklardan, isyanlardan kendi yaşadıklarını anlamlandırdılar, kendi duygularını isimlendirdiler. Kılavuz edindiler. Deneyim saydılar. Ve birçok hayatı denemeyi hayal ettiler... Bir roman gibi yaşamayı düşlediler... Kitapları yazılan yerlerde yaşamayı özlediler… Kahraman olmayı dilediler…
Bu üç meraklı çocuk… Zamanla, nerelere, hangi şehirlere dağılmış olurlarsa olsunlar kitapları bırakamadılar. Uzun çok uzun yıllar kitapları o kitapları yazanları izlediler. Yine benzer zamanlarda İnce Memet’i, Yer Demir Gök Bakır’ı, Cemile’yi, Bereketli Topraklar Üzerinde’yi, Lüzumsuz Adam’ı, Parasız Yatılı’yı, Yılanların Öcü’nü, Kaçakçı Şahan’ı, Reşo Ağa’yı hatmettiler… Bunlar yetmezmişcesine, Koca Nazım’ı, Enver Gökçe’yi, Ahmet Arif’i, Behcet Necatigil’i, attila ilhan’ı, Mayakovski’yi, Lorca’yı keşfettiler. Sonra geldi yeniler… Yeni yazanlar… Yeni okunacaklar…
Üçü de daha ilk günden okumayı çok sevdi… Okudular… Çok okudular… Ders arasında, ders sırasında, tatilde, gün ortasında, gecede, evde, misafirlikte, bahçede, bağda... Bazen gizleyip saklayarak, bazen bir söğüt ağacının altına uzanarak serüvenlerin peşine düştüler, en önemli buldukları en sevdikleri bir işi gerçekleştirdiler, okudular. Okuduklarında ara ara, o kış düşünü anımsatır imgelerle karşılaşır gibi olsalar da bir türlü neyi çağrıştırdığını çıkaramadılar.
Okuma büyüsüne öyle bir kaptırdılar ki, kendileri de bir şeyler karalamadan duramaz oldu… Yazdıklarını yeterli bulamadılar ama. Neden yeterli bulamadıklarını çözemediler. Vazgeçemediler de. Ders kitaplarının, kullanılmış defterlerin arasında sürüp durdu acemi karalamaları…
Okudukça, yaşadıkları yerler daraldı gözlerinde. Küçücük kaldı. Dağlar ufaldı, ovalar nehirler, sokaklar, kısaldı. Evler basıklaştı. Renkleri soldu. Her şey azaldı sanki. Sıradanlığın içine sıkıştı kaldı hayatları.
Dünyanın merkezi saydıkları doğdukları, yaşadıkları, okullarında okudukları farklı şehirlerinin, mahallelerinin köyün dünyanın merkezinden çok uzak, küçücük bir parçasından biri olduğunu algıladılar. Başka yerlere başka şehirlere meraklandılar. Uzaklardan gelenleri ilgiyle dinlediler. Gidenlerin, giden otobüslerin, trenlerin, kamyonların, göçenlerin, ardından özlemle baktılar. Hep gitmek istediler.
Nerde olurlarsa olsunlar, “Gitmek” düşüncesini hep yanlarında götürdüler.
Üçünün de hayali bir şekilde oldu sonunda. Onlar da doğdukları şehirlerden gittiler. Birçok yer gördüler. Birçok şehir tanıdılar.
Bu üç çocuktan ilk olarak kızın babası gelmiş, bir yıllığına memlekete bıraktığı ailesini alıp başka bir diyara götürmüştü. Denize kıyısı, yazlığa sineması olan bir kasabaya… Kız ilk okula orada başlamıştı. İlkokul üçüncü sınıfta, bozkırdaki o büyük şehre taşındılar ve orada kaldılar.
Oğlanların gitmesi biraz zaman aldı. Bir vakit sonrası oğlanlardan biri yatılı ortaokul için çıktı köyünden. Şehir şehir sürdü bu yatılı okul serüveni. Daha sonrasında ise diğer oğlan… Lise sırasında oldu bu gidiş. Mesafece yakın kalben uzak bir şehre götürmüştü babası…
Zamanla büyük şehirler, diğerleri gibi oğlanları ve yeni kurdukları ailelerini de çekti. Evlerden bakıldığında, dağların, ovaların, bağların görünmediği kadar büyük olan şehirler... Sokak lambalarının yıldızların yerini alıp geceleri aydınlattığı ama her kapının tanıdık olmadığı büyük şehirlere gittiler. Oğlanlar da, kızın daha çocukken geldiği bozkırın büyülediği büyük şehre gelip yerleştiler.
Üç çocuk…
Pervasız çocuk…
Diğer bütün pervasız çocuklar gibi, pervasızca yola çıkmış abileri ve ablaları gibi, masallardaki gibi, türkülerdeki gibi kitaplardaki gibi büyük düşler kurdular… Herkes için mutluluk kurabilecekleri bir dünya umdular... Gençlik yelkenlerini özgürlük rüzgârlarıyla doldurup açıldılar hayata… Her gün tazelenen sıcacık bir somun gibiydi büyük umut... Umutlu düşlerin peşinden koştular…
Üç asi çocuktular.
Koşa koşa büyüdüler. Okudular. Aşık oldular, özlediler, kavuştular, ayrıldılar, terk ettiler, terk edildiler, dostluklar kurdular, dostlukları bitirdiler, yollara yolculuklara çıkıp döndüler, zorluklara göğüs gerdiler, kolaylıkları kutladılar, dinlenmeye gereksinimleri olmadan koşturdular. Yalnızlığı da tattılar, dayanmayı da, hayal kırıklığını da, coşkuyu da. En çok bir isyana muhabbet duydular. Ama en çok bu muhabbetleri yüzünden cezalandırıldılar.
Bir gece, üçünün de yirmili yaşları ile yeni yeni tanıştıkları bir yılın gecesiydi… Bütün ülkedeki çocukların sevdalarını, hayallerini, umutlarını tanklarla kırdılar… Kurtların önüne atıldı gençlikleri… Kitapları yakıldı…
Ülkedeki bütün çocukların gözlerini bağlayıp kitaplarını ellerinden zorla, zorbalıkla aldılar. Kitapları çocuklardan, kitapları işçilerden, evlerden, kitaplıklardan, okullardan, üniversitelerden, fabrikalardan aldılar. Yaktılar. Yangın yeri oldu yaşadıkları yerler. Dumanı tüm dünyadan görüldü.
Bu üç çocuk…
Üç kırık çocuk…
Gençtiler, yaşananlardan olgunlaştılar…
Zaman bazen hızlı bazen yavaş geçti.
Aynı büyük bozkır şehrinde birbirlerinden habersiz uzun süre yaşadılar. Eskiden daha sakin, mutlu, ışıklı olup, zincirlenen caddelerinin, kocaman pespaye tabelaların, çirkin çirkin binaların, üst geçitlerin, kalabalığın egemen kılındığı ve giderek de kararan bu şehirde kaybolmayıp bir düzen tutturdular. Birçok kez kırılıp kırılıp durdu hayat… Hayatları… Yeniden yeniden başladılar…
Kendilerince hayata anlam katan işlerin ucundan tutup çabaladılar. Oğlanlardan biri güçsüzlerden yana oldu, diğeri sessizlerden yana, kız da kalkınmacı oldu…
Oğlanlar evlendi bir aile, bir ocak, bir düzen kurdular kendilerine, kız evlenmedi. Yeterince düzen içinde olduğunu düşünüyordu.
Kız edepsizliğini, asiliğini çoktan susturmuştu. Oğlanlardan huysuz olanı iyice pervasız olmuştu. Diğerinin kırık gülüşleri kendisiyle büyümüştü.
Üç laftan anlamaz çocuğun üçü de, karalamaları yazmaya dönüştürüp bir şekilde sürdürdü serüveni.
Bir yere varmayı değil içlerindeki sesi bulmayı, dünyayı anlamayı, değişimi kavramayı arzulayarak yazdılar. Edebiyat çevrelerinin içinde pek bulunamadılar. Bulunmadılar, işleri vardı. Koşturmaları çoktu. Başka kaygıları söz konusuydu. Yazmak daha çok bireysel serüvenleri gibiydi ilk zamanlar. Hele oğlanlardan biri tüm ısrarlara karşın dostlarının dışında kimseyle paylaşmaya yanaşmıyordu. Oysa en çok onun en büyük tutkusuydu yazmak.
Gerçekten yazmaya başladıkları zaman romanlara, şiirlere, öykülere özgü mekânların, karakterlerin, kahramanların olmadığını anladılar. Nasıl bakıldığıyla ilgiliydi… İşte o zaman, doğdukları, çocukluklarının geçtiği köyleri, şehirleri, kasabaları özlemeye başladılar. Bir merak gelişti… Kim olduklarının peşine düştüler. Toprak çekti. Belki asıl yazılacak yerler oralardı. Renk, zenginlik, hikâye bu büyük yoran, tüketen şehirde değil, oradaydı. Bir ayakları geçmişte kaldı bir ayaklarını geleceğe attılar.
Oğlanlardan biri bu kara şehirden bıktı. Yoruldu. Bırakıp gitmeyi düşledi ciddi ciddi. Gitmek, hep vardı hayallerinde. O şehirden gidemedi bir türlü. Oysa gidebilse, “şehir, arkasından gitmeyecekti.”
Kız uzun süre yazmayı bıraktı. On yıl yazmadı. Kitaplara sığınmak hissettiğinde de eski kitapları bulamadığını fark etti. İçinde kendini kaybettiği kitapları yazılmıyordu artık. Ne yazarlar o kadar ulaşılmazdı ne kahramanlar. Hayalleri kırıldı. Ayda bir iki kitaptan fazlasına bakmadı…Bıraktı…
Oğlanlar okumayı da yazmayı da sürdürdüler.
Üç çocuktan…
Üç orta yaşlı çocuktan…
Kırklı yaşlarına bastıklarında, hayata bütün dişleriyle sımsıkı tutunanı bile, bir ağır hüzün bastı.
Üç çocuk…
Doğdukları şehirlere ve zamanlara benzeyen bu üç olgun çocuk…
Günün birinde yaşamakta oldukları bu büyük şehirde, farklı zamanlarda karşılaştılar. Birinin birine işi düştü, başka bir zamanda ise diğeri, öbürünü tanıştırdı.
Olgunlaşmışlardı. Ses tonları kalınlaşmıştı. Orta yaşın güvenli vurgular yerleşmişti konuşmalarına… Büyük şehir çoğaltmıştı sözcükleri… Ama hala acemiydi söyledikleri şarkılar… Şarkılarda bir şey vardı… Çok eskileri, kimsesizlikleri, nedensiz coşkuları, karlı dağları anımsatıp anımsatıp unutturan bir esinti… Ne kendini ele veren ne tam kapatan bir görüntü... Bir kıpırtı sadece… Bir soluk imge… Bu imgenin peşine düşüp arkadaş oldular.
Arada bir görüşüp dertleşir oldular. Fıkralar anlatıp birbirlerini güldürür oldular. İşlerinden, memleket meselelerinden, dünya hallerinden, hayatın gelip tıkandığı yerden söz etmeyle başladıkları konuşmalara yazdıklarını, yazacaklarını birbirlerine okur, anlatır oldular. Olmayacağını bile bile yazmaya yönelik ortak hayaller kurdular. Hayallerinden sarhoş oldular.
Yazdıklarını yayımlamayana, “yayınla artık” diye söylemeyi sürdürür oldular…
Karlı bir akşam ilk kez gittikleri bir lokantada buluştuklarında, canlı müzik yapılan bir yer olduğunu görünce rahat sohbet edemeyeceklerini anlayıp biraz huzursuz oldular. Oysa ne güzel çalıp ne güzel söylüyordu sahnedekiler. Kaptırdılar onlar da… Vazgeçtiler kalkmaktan. Biraz konuşup biraz dinlediler. Onlara da istek parçaları soruldu.
Oğlanlardan biri,
“Altun hizmav mülayim
Seni Hak’tan dileyim.
Yaz günü temmuzda
Sen terle men sileyim “
diye başlayıp “seni gördüm beg oldum” diye devam eden bir türküyü istedi.
Oğlanlardan diğeri,
“Şu yangında har olsaydım
Ağlayıp bizar olsaydım
Belki yaslanırdın bana
Mahpusta duvar olsaydım”
Kızsa,
“Bir gülün çevresi dikendir hardır
Bülbül gül elinden ah ile zardır
Ne de olsa kışın sonu bahardır
Bu da gelir bu da geçer ağlama“ yı istedi
O akşam eve döndüklerinde üçü de nedenini bilmedikleri bir istekle bir yazının, bir dizenin ardına düştü.
Üç çocuktan…
Büyümüş, kamil olmuş ama iyi ki çocuk kalmış bu üçünden biri, o akşam bir yazıyı tamamladı
Bu üç çocuktan birinin o karlı gece tamamladığı on satırlık o yazı, dünyanın tüm asi ve aşık çocukları tarafından anlaşıldı… Sevildi… Ezberlendi… Elden ele, dilden dile yayıldı…
O dizeler yıllarca dünyanın bütün sokaklarda okundu, durdu…
(Lacivert Dergisi, 2010 Yılı Mart - Nisan sayısında yayımlanmıştı.)
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)





















